29 Aralık 2011 Perşembe

Reenkarnasyon

                  Reenkarnasyona inanır mısınız? Aranızda inanmayanlarınız varsa derim,"dünyaya daha meraklı gözlerle bakmalısınız" . Çünkü her gün etrafınızda yüzlerce örnek meydana gelmekte önünde gözünün. Hımmmm. Evet beyninizde şöyle bir tarama yaptığınızı ve buna rağmen hala bir ampulün yanmadığını ben hissetmekte. Durun bir saniye bozulmayın hemen. En iyisi ben kendi hayat(lar)ımın hikayesini anlatayım size. Ben kim mi oluyorum? Pek aceleci pek de sabırsız görüyorum sizleri. Beklemeyi bilirseniz eğer öğrenirsiniz hikayemdeki en ince gizleri.
                  Daha fazla bekletmeden sizleri başlayayım ben anlatmaya hikayemi. Efendim dünyaya her gelişimde farklı bir dönemde farklı bir coğrafyada açarım gözlerimi. Bereket versin ki her seferinde yani demek istiyorum ki her seyri seferimde yeni yeni arkadaşlarla düşerim yollara, öğrenirim yeni yerleri. Bazen güneş bazen rüzgar eşlik eder yoldaşlarımla bana. Güneşi de severim ben rüzgarı da . Aaaa söylemeyi unuttum size kimim ben diye bu arada. Ben bir yağmur damlasıyım. Evet evet bir Damla'yım ben. Heh ne diyordum. Severim ben güneşi. Güneşli bir günde yağmur olmak güzeldir. Güneş zaten tüm anaçlığıyla ısıtmıştır ve de ışıtmıştır her yeri. Bize düşen görev ise cilalayıp parlatmaktır yolumuza çıkan herşeyi. Rüzgarlı bir günde yağmur olmak güzeldir. Her bir esintide titrese de içim daha çok vaktim vardır tepeden seyreylemek için çevreyi. Ve öğrenmek için "yeni evim neresi?"
                 "Tamam tamam durun artık hep bir ağızdan bırakın konuşmayı ve de sormayı. Tek tek cevaplayacağım bütün sorularınızı." Evet tabii ki hatırlıyorum hayatlarımın her birini. İster Nisan yağmuru olayım  ister Ağustosta rapsodi. İster kara kışta doğayım ister ılık havada yavrulayayım. İster balkanlardan gelen soğuk hava dalgasıyla bir ülkeye misafir olayım ister muson yağmurlarıyla bir ülkenin kara belası. İster yanmış kavrulmuş bir toprağa can vereyim isterse sel olup can alayım. İster Amazonlardan fışkırayım isterse kutuplarda donayım. Hiç fark etmez. Hayatlarımın her birini hatırlarım ayrı ayrı ve de severim hepsini nedeni farklı farklı.
                  Gün olur ılık bir bahar gününde el ele yürüyen bir çiftin yeni doğan aşklarını daha iyi dallanıp budaklanabilmesi için sularım. Gün olur kuraklıktan çoraklaşan topraklara can olurum, o topraklara baka baka ümitsizlikten kararan yüzlerin tam alnının ortasına düşen bir müjde. Gün olur yeni açmış taptaze bir goncanın kucağına, tahtına oturan bir kral misali kuruluveririm. Gün olur benden çok daha uzun zaman önce dünyaya gelmiş benimkinden çok daha uzun yollardan geçmiş birbirlerine sevgiyle kenetlenip kocaman bir aile haline gelmiş arkadaşlarımın yanına - ne diyordunuz siz ona - hah okyanusa o maviliğe doğru yelki kanat giderim. Ne büyük mutluluktur o sevgi denizinde yüzmek. Bir çeşit nirvanaya ulaşmaktır benim için her ne kadar tersine istikamete de gitsek. Gün olur kanalizasyonda son bulur yolculuğum. Lütfen yüzünüzü ekşitmeyin  hemen. Ne çılgın bir yolculuktur o bilir misin sen? Nasıl desem? Beş yıldızlı otellerinizdeki aqua parktır benim için o kanallar. Sürekli inen çıkan, yükselen alçalan, dönen dönen dönen, bir anda duruveren.Anlatması zor da olsa anladınız siz o cümbüşü ve ortadaki yediveren dalavereyi.
                Aslında söyleyecek ne kadar çok sözüm anlatmak istediğim ne kadar çok hikayem var bilemezsiniz. Lakin halden anlarsınız zamanım kısıtlı cümleler kısır. Aktaramam sizlere her bir damladaki mutluluğu. Yeniden çıkmam lazım yola edilen dualara nazaran damlamam gerekir açılan avuca.
                         Bir daha ki hayatta buluşmak üzere.


                                                                                                                            Damla'ma

10 Aralık 2011 Cumartesi

run time error

     Annemin keyfi yerindeyse çok güzel hikayeler anlatırdı bize, bize ablamla bana. Kendi gençlik zamanında olan biteni her şeyi her biri bir başka Türkiye gerçeğine veya göçmen kültürüne dokuna dokuna bize nakledilirdi. Örneğin sandığın bir köşesine sıkışmış fistanı havalandırmak için çamaşır teline sererken başlardı anlatmaya. "Biliyor musunuz bu annemin kına kıyafetiymiş o zaman kına kıyafeti dediğin ne olacak ki bu şalvarla bu mintan işte gelinin diğer genç kızlardan tek farkı gümüş ve altın rengi tellerle işlenmiş kuşağıymış, fakirlik varmış tabii savaştan yeni çıkılmış ülkeye kaçarken varlaını yoklarını orda bırakıp üstündekilerle gelmişler..." şeklinde anlatmaya başlardı.  Biz de yeni yeni kadın olma yolunda ilerlerken bu iki üst kuşağın kadın hikayelerini dinlerken büyük bir hevesle "yaaa" " gerçekten mi" vs diyerek hem şaşkınlığımızı üzerimizden atmaya yeltenirdik hem de annemi daha da çok anlatmaya heveslendirirdik. Bu hikayelerden en çok güldüğümüz ve eğlendiğimiz bir tanesini ben de size anlatıcam. Eh birinci ağız kadar zevkli olmayacaktır ama... Efendim annemler genç kızken kış zamanı komşu köylere misafirliğe giderlermiş. Misafir olarak kaldığı ev o akşam köydeki diğer genç kızları da evin de ağırlar tefli çalgılı çengili bir gece geçirilirmiş. Genç kızlar içeride şarkı türkü söylerken delikanlılar da evin karşısına dizilirlermiş. Ellerindeki el fenerlerini ilk olarak hoşlandıkları kızın yüzüne sonra da 'seninle ilgilen kişi benim' babında kendi yüzlerine tutarlarmış. Ben bu hikayeyi dinlerken ne kadar güldüğümü hatırlıyorum. Maksimum seviyede açık ilişki konuşmak görüşmek chatleşmek twitlemek faceden şarkı yollamak ismini göklere yazdırmak yok. O dönemde aşkı ilanın en açık yolu buymuş işte.
      İşte geçen gün arkadaşım "pilotun gözüne lazer tutan şahıstan" bahsettiğinde aklıma ilk gelen şey bu hikaye oldu. Adamın suçu yok dedim kendi kendime genetik kodlamada bir hata olabilir aslında hata bile değil. Belki de genetik harikası en az 40-50 yıl öncesinin alışkanlığını kendi zamanına ve habitatına uydurarak günümüze taşımış bir şahıstan bahsediyoruz. Belki o da pilotun gözüne tuttuktan sonra bir de kendi gözüne tutmuştur. Aşkın gözü kördür dedikleri de bu olsa gerek. Gözümü de gözünü de kör değilse bile ederim. Hala "ne alaka? İnsan neden böyle bir şey yapar? Ne tür bir içgüdülenmedir bu?" ve daha niceleriyle beraber kafamda olayı sorgulamama rağmen bir sonuca ulaşamadım. Bu arada internetteki yazılar daha da ilginç çocuğunun yaramazlığını zeka belirtisi olarak gören ebeveyn tadında. Yüzde bir gülümsemeyle "hımmm bir daha olmasın ama çok kızarım bak" edasıyla yorumlar yapılmış. Utanmasak alkışlayacağız göğsümüzü gere gere bravo aferin filan diyecez aman dikkat.
         Not: Çevre mi yoksa genetik mi sorusuna cevap veriyorum -EĞİTİM ŞART-

2 Aralık 2011 Cuma

Google'da Türk Kasırgası

Acaba diyorum Atatürk düşündüğümüzden çok daha zeki bir adammıydı. Haydaa diyenler var aranızda (ayıp ama sabredin bakalım azıcık ne diyecez) . Bir de niyeki diye soranlarınız var. Tabii ben herşeyi görürüm ve duyarım ( bu da kafayı çizmiş öğretmen tribi). Bakınız şimdi bir çırpıda sorularınızı cevaplayıvericem. 21. yüzyılda eğitim sistemi "ver gazı..., ver gazı..." şeklinde düzenlenmiş bir sistemdir. Farzı misal veli gelir sana çocuğunu sorar sen de hem vicdanen biraz da yiyorsa kabilinden veliye dönüp gerçekler yerine "çocuğunuz aslında çok zeki bıdı bıdı vıdı vıdı.." şeklinde cümleler kurarsın. Aslında o vıdı vıdı bölümünde öğretmen inceden inceye çocuğa döşendi lakin başta çok zeki dedi ya ebeveyni orda kitledi zaten. Bu nedenle de bıdı bıdı kısmındaki cümleleri veli ya anlamadı ya da anlamak istemedi.Çünkü o duyacağını duymuştu zaten " çocuğum zeki". "Yaramaz, ama olsun zeki. Tembel, olsun ama zeki. İlerde hiç bir halt olmaz, ama zeki. Saygısız, uyuz ama olsun zeki."

İşte efendim Atatürk'ün zekasının ne kadar zamanının ötesinde olduğunu da burdan anlıyoruz nerdeyse bir asır önce çözmüş olayı.

"Türk milleti çalışkandırrrrrrr.
Türk milleti zekidirrrrrrr" gibi sözlerle

Ya da "Türküm,doğruyum, çalışkanım..." gibi sözlerle vermiş gazı diye düşünmekteyim. Evet gaz diye düşünmekteyim nihayetinde ben de bu ülkede yaşıyorum çalışanlarımız var ama yatıp yattığı yerden yiyenlerimiz daha çok var dolayısıyla genelleme yapıp Türk milleti diyebileceğimiz bir durum veyahut yüzde yok elimizde. Her geçen günle beraber elimizde pasta grafiğiyle renklendirdiğimiz oran da ne yazık ki daralmakta. Ya da şöyle izah edeyim her geçen sene değişen gelişen yeni nesle baktıkça acaba sorusu soru işaretiyle beraber neon lambaları gibi yanıp sönmekte beynimin içinde. Özellikle her sabah andımız okunurken içim parçalanıyor desem yeri var. Çünkü hergün yinelenen bir yalanı dinlemek ne zamana kadar mümkün ?bir gün ortaya atılıp durunnnnn diye bağıracam diye korkuyorum "hayır yalan söylemeyi kesin..." Acaba halihazırda çantamda bir huni mi taşımaya başlasam.

Bugün yine paylaşım sitelerinde bol bol boy gösteren bir haberi okuyarak çok eğlendim . Haberi yazan kişiyi tebrik ediyorum lakin daha çok haberi ciddiye alan yurdum insanını yorumlarından dolayı tebrik ediyorum. Beni güldürdünüz allah da sizi güldürsün. Seviyom ben bu yurdum insanını inanılmaz naif herşeye hemencecik kanan ve savunmaya geçen o çocuksu tarafımızı hiç kaybetmiyoruz. Yazının gerçekliğini bile sorgulamadan belli ki hemen üzülünmüş ve savunmaya geçilmiş. Belli ki gururu incinmiş ve öfkelenmiş. Belli ki muhtaç olduğu kudreti saniyesinde damarlarında bulmuş. Lafın kısası üzmeyin yurdum insanını ayrıca haberin geyik olduğunu anlayanlar anlayamayanlara üvey evlat muamelesi yapmasın. Ya da biz zekiyiz siz değilsiniz tarzında hava atmasın rica edeyorum lütfen. Diğeri de, anlayamayanlar yani onlar da daha da alınganlaşıp daha da saldırganlaşmasınlar lütfen gerek yok.
İnternet sitesinin adı üzerinde YAlan Dolan Haber / www.yadoha.com. Bahsi geçen haber başlığı da "google'ın kurucusu Larry Page; Türk kullanıcıları bunların hesabını verecek." Aslında daha haber başlığından belli ama ve lakin anlayamayanlara birşey söylemiyorum. Olabilir olabilir dalgınlığa gelir uykusuzluğa gelir olur. Ama şunu söylemeden de geçemeyeceğim haberin son paragrafındanda mı çakmadınız köfteyi ben en çok bu bölüme güldüm <<>> Bak bak "ellerinin titrediği gözlenen" bence yazının en muhteşem kısmı burası nasıl da olayı abartmış işin içine duygu katmış muhteşem. Valla bomba bir yazı olmuş uzun zamandır bu kadar eğlenmemiştim .
Not: Anlayıp dinlemeden herşeye atlamayın. Bir kerecik de olsa "olur mu öyle şey, gerçek mi acaba? "Dur abi ben bunu google'a bir aratayım" diye gönlünüzden geçirin :))
Ana düşünce paranın dini imanı olmaz kapitalist düzende hiç kimse bindiği dalı kesmez Page bu lafı kamuya açık söylemez.

27 Kasım 2011 Pazar

Gençlik Başımda Duman

Geçenlerde arkadaşlarla beraber bizim hala genç grubuna girip girmediğimizi oylamaya açtık. Bence cevap gayet açık ve net bunu sorguluyorsan olay bitmiş demektir. Lakin biz bayanlar olarak gençliğin uçup gitmesini bu kadar kolay kabullenemeyeceğimiz için soruyu en kolay av olan eşlere yönelttik. Genç miyiz bilmem ama zekiyiz. Nihayetinde eşler kem küm tabii ki gençsiniz diyerek olayı tatlıya bağladılar. Tahmin edebileceğiniz üzere onlar da zeki. Risk almadan olaydan yırtmayı becerdiler "tamam ergen değilsiniz ama hala gençsiniz" dediler. Tabii ben ordaki hala kelimesine takıldım ama konuyu uzatmadım. Zaten mevzuu öğretmenler günü yemeğindeki yeni mezun öğretmenlerden açıldı. Hepsi gözleri ışıldayarak mutlu mesut dans ediyorlardı. Onları sahnede hemen ayırt edebiliyorsunuz. Farklı bir aura mı diyeyim sinerji mi elektrik mi işte öyle bir şey. Hani bir şarkı var zeynep mansur mu o tarz biri söylüyor ama yanılmıyorsam bu hep var olan bir geyikti "gencim güzelim seni üzerim". Onlara bakınca bu şarkı geldi aklıma.Aslında aklma niye bu şarkı geldi bilemiyorum çünkü şahsen ben bu şarkının ana fikrine karşıyım. Bence gençsen kimseyi üzemezsin. Seni üzerler süreç içerisinde zaman geçtikçe hem yediğin deneyimlerle(!) hem de gözlerdeki ışığın (senin kendi iç dinamiğinin değişmesiyle birlikte) sönmesiyle üzmeyi öğrenirsin. Nihayi kararı açıklıyorum sahnede ışıldayan gençliğin şarkısı Beyaz Kelebekler'den;







  • aşk bahçemi süsleyen inci çiçeğimmisin?



  • aşk bahçemi süsleyen inci çiçeğimmisin?



  • gecemi aydınlatan, ateş böceğimmisin?



  • gecemi aydınlatan, ateş böceğimmisin?



  • gençlik başımda duman, ilk aşkım ilk heyecan!



  • gençlik başımda duman, ilk aşkım ilk heyecan!



  • kovaladıkça kaçan, ateş böceğimmisin?



  • kovaladıkça kaçan, ateş böceğimmisin?



  • bahar dalında yaprak, yıldızdan daha parlak.



  • bahar dalında yaprak, yıldızdan daha parlak.



  • gözyaşımdan yuvarlak, ateş böceğimmisin?



  • gözyaşımdan yuvarlak, ateş böceğimmisin?



  • gençlik başımda duman, ilk aşkım ilk heyecan!



  • gençlik başımda duman, ilk aşkım ilk heyecan!



  • kovaladıkça kaçan, ateş böceğimmisin?



  • kovaladıkça kaçan, ateş böceğimmisin?



  • doğmayan güneşimsin, rüyalarda eşimsin!



  • doğmayan güneşimsin, rüyalarda eşimsin!



  • sevgilim söylermisin, ateş böceğimmisin?



  • sevgilim söylermisin, ateş böceğimmisin?



  • gençlik başımda duman, ilk aşkım ilk heyecan!



  • gençlik başımda duman, ilk aşkım ilk heyecan!



  • kovaladıkça kaçan, ateş böceğimmisin?



  • kovaladıkça kaçan, ateş böceğimmisin?


Bak tam onların ruhunu anlatıyor börtü böcek var ateş var kaçma var kovalamaca var başta duman var rüya var daha ne olsun tam konsepte uygun. Şimdi benim şarkımı da söyleyeyim o zaman belki bu şarkı için biraz daha zamanım vardır ama yine de verdiği duygu ve sözleriyle her zaman bir numaram olmuştur ve olacaktır. Evet açıklıyorummmmm Bir Sezen Aksu klasiği ...







  • Bir gün dönüp bakınca düşler



  • İçmiş olursa yudum yudum yudum yıllarını



  • Ağla, ağla Firuze ağla



  • Anlat bir zaman ne dayanılmaz güzellikte olduğunu



  • Kıskanır rengini baharda yeşiller



  • Sevda büyüsü gibisin sen Firuze



  • Sen nazlı bir çiçek, bir orman kuytusu



  • Üzüm buğusu gibisin sen Firuze



  • Kıskanır rengini baharda yeşiller



  • Sevda büyüsü gibisin sen Firuze



  • Sen nazlı bir çiçek, bir orman kuytusu



  • Üzüm buğusu gibisin sen Firuze



  • Duru bir su gibi, bazen volkan gibi



  • Bazen bir deli rüzgar gibi



  • Gözlerinde telaş, yıllar sence yavaş



  • Acelen ne bekle FiruzeBir gün dönüp bakınca düşler



  • İçmiş olursa yudum yudum yudum yıllarını



  • Ağla, ağla Firuze ağla



  • Anlat bir zaman ne dayanılmaz güzellikte olduğunu



  • Acılı bir bakış yerleşirse eğer



  • Kirpiğinin ucundan gözbebeğine



  • Herşeyin bedeli var, güzelliğinin de



  • Bir gün gelir ödenir, öde Firuze



  • Acılı bir bakış yerleşirse eğer



  • Kirpiğinin ucundan gözbebeğine



  • Herşeyin bedeli var, güzelliğinin de



  • Bir gün gelir ödenir, öde Firuze



  • Duru bir su gibi, bazen volkan gibi



  • Bazen bir deli rüzgar gibi



  • Gözlerinde telaş, yıllar sence yavaş



  • Acelen ne bekle Firuze



Not 1: Beyaz Kelebekler'in şarkısındaki imla hataları kasıtlı olarak düzeltilmemiştir. Maksat gençlik sitede kendinden bir şeyler bulsun kendini rahat hissetsin.


Not 2:Aldığım eğitime istinaden bir kapanış yapmak istiyorum ünlü şair ve oyun yazarı üstad William Shakespeare derki "Gençlik çok dayanmayan bir kumaştır". Sevgiler saygılar şen ve esen kalın...

11 Kasım 2011 Cuma

esas oğlan ve esas kız

geçenlerde eşimle iş dönüşü yorgun argın oturmuş çaylarımızı yudumlarken bir yandan da gözümüzü daldırmış televizyon izliyoruz. İnanın bana alt yazılarda olmasa o modda televizyona dahi o kadar zaman kitlenemeyiz. bu bir çeşit beyin boşaltma operasyonu. günün yorumu yok günün yorumunu yaparken aynı olayları yeniden yeniden yaşamak yok. gerekli parantezleri açıp kendi haklı durumunu savunmak yok bu nedenle en güzel dinlenme şekli. Şeklinde düşünsem de ne yazık ki dinlenmek için başvurulan bu en klasik yöntem düşünülenin veya varsayılanın aksine sizi dinlendirmemekte daha çok yormaktadır. Halbuki bakınız tv dizilerine ya da filmlerine orada neler oluyor. Kara kutudaki bitkin kişi eve gelir gelmez üstüne rahat bir şeyler geçirdikten hemen sonra çıtır çıtır yanan şöminenin karşısına elinde bir kadeh şarap veyahut daha da büyük bir kadeh konyakla geçer ve alevlerin çıkardığı sesler ve ışık oyunları karşısında yudum yudum dinlenir. Ya biz ne yapıyoruz? Hiç mi ders almadık? O kadar televizyon izlemişiz pembeydi karaydı dizilerin dibine vurarak büyümüşüz buna rağmen hiç ana düşünceyevaramamışız. Hala beyin boşaltmak için ya bilgisayarın başına ya televizyonun karşısına geçiyoruz. Boşalır mı canım o beyin daha çok dolar.
İşte o akşam bir film izliyoruz film içinde tüm klasikler var yok böyle bir şey. Baba eski bir araba yarışçısıdır geçmişte bir yarış esnasında birşeyler ters gider ve parlak yarışçı sakatlanır ve bu vurgunla hayatındaki her şey ters gitmeye başlar içkiydi boşanmaydı en çok sevdiği kişiden, oğlundan bile uzaklaşır. Çocuk lise çağına gelince onca yıl boyunca ona bakabilmiş olan ana o yaz onu babasının yanına göndermeye karar verir. Çocuk gerek lise olsun gerek üniversite olsun hiç farketmez kampüstte ilk olarak o mekanın ezikleriyle tanışır ve kanki olur bu genç de onlar gibi görünmesine rağmen bir gün süregelen haksızlığa dayanamaz ve okulun hem yakışıklı hem becerikli on parmağında on marifet delikanlısına kafa tutar. Ve bir anda okuldaki populeritesi tavan yapar. Bu arada bu yakışıklı prensin yanında ya bir prenses vardır (ki süreç içerisinde bizim esas oğlana aşık olur) ya da bir şıllık sevgilisi ve onun bu şıllığına taban tabana zıt "bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim" atasözünü yalanlayan bir melaike bulunur. Bunlar ( good ones) flört eder bir nedenden kapışır ters düşerler. Derken ne bileyim efendim bir sportif faaliyet içerisinde okulun popüler çocuğuyla bizim esas olan kapışır. Bu filmde her iki genç de araba yarışçısıydı babanın izinden gitme olayı. Sonra bu okulun ezikleriyle esas oğlan canla başla yarışa hazırlanır onlar toz toprak içinde kalmış çalışırken esas kız da esas oğlanı affetmiş ve onlara yardıma gelmiştir herkesin yüzünde bir gülümseme sonra babanın da iştirakiyle o yüzdeki gülümseme bir kıvanca bir gurura dönüşür. Tüm imkansızlıklara rağmen ( keza biliyorsunuz iyiler hep fakir kötüler zengindir ama benim bu durum için de bir çift lafım olacak "zenginler de ağlar" ) iyi olanlar kazanır keza kötü olanlar hile bile yapmıştır fekat her zaman sabinin yanında olan rabbim o anda da orda hazır ve nazır iyiye yardım elini uzatmıştır.
İşte biz böyle tabiri caizse mala bağlamış televizyona kitlenmişken eşim aramızdaki o sözsüz anlaşmayı bozarak "ne kadar yaratıcı bir senaryo değil mi?" şeklinde serzenişte bulundu. Nihayetinde beynimizi koltuk altımıza alarak dinlendirdiğimiz o büyülü anın dağılmasına ve "no coment" saatimizin içine etmeyi başardı. Fakat film o kadar bilindik bir sahneyle bitti ki ben günü kahkalara gark ederek bitirdim. Şıllık kız geldi biz yenecez biz yenecez sen yanlış taraftasın diye hava attı. O canım güzel hem de iyi kız doğru tarafta olduğunu ileri sürerek "eri" için dua ett. Baba geçirdiği kaza nedeniyle domuz gibiydi ama filmin sonunda teleme peyniri gibi yumuşacık oldu. Annenin bi tarafında bile değil bu olaylar tabii. Çünkü annenin haber bile yok olan bitenden. Neyse ezikler en sonunda kendileri yapmış gibi bir hava bir tafra parlak çocuğun arkadaşlarının yanından sırıta sırıta geçerler. Bu "nasıl koyduk ama size" bakışıdır. Bir görün yani. Mutlu son adı altında ne varsa yaşandı işte. Veeeee biz "allahım ne kadar yaratıcı bir senaryo ne kadar yaratıcı bir son değil mi?" geyikleri içinde günü mutlu mesut bitirdik yine de allah razı olsun.
ana düşünce: allahım kimler nelerden para kazanıyor bir de bizi görsene ;))))

28 Ekim 2011 Cuma

Cumhuriyet Bayramınızı Kutlarım

Bir varmış bir yokmuş var olanla var olmayanın asla karşılaşmadığı bir düşler ülkesi dağ ardında kalmış. Bu düşler ülkesinin adına layık bir de bahçesi varmış. Rengarenk çeşit çeşit çiçeklerle dolu misk ve amber kokulu bir bahçe imiş. Gel zaman git zaman bu güzel bahçenin bahçevanı değişmiş çiçeklere sorsalardı belki onlar da bu bahçevanı isterlermiş. Ne yazık ki onca güzelliklerine ragmen bu canım çiçekler konuşamamakta sadece göze hitap edebilmektelermiş kulağa değil. Bereket versin ki güllerin dallarından hiç eksik olmayan bülbüller sayesinde aslında kulağa değil beş duyu organının tamamını sarıp sarmalarlarmış. Gel zaman git zaman bu yeni bahçevan bahçeye "otorite" adlı bir çiçek ekmiş otorite bahçeye ilk geldiğinde tüm bahçe tarafından hoş bulunmuş zamanla otorite bahçenin içine kök salmış halihazırda ve dahi görünürde hiçbir şey değişmemesine rağmen otoritenin kökleri tüm çiçeklerin dibine sarılmış. Bahçede ilk önce narin olan çiçekler solmuş ve kurumuş diğer çiçekler onların ayırdına bile varamamış bahçevan da onların narinliklerini zayıflık olarak nitelendirip pek de üstüne durmamış. Günler günleri kovalamış aylar ayları yıllar yılları bazı çiçeklerin türleri yok olmaya başlasa da görünürde bir değişiklik yokmuş. Nihayetinde hala rengarenk açan ve de hala mis gibi kokan başka çiçekler varmış. Öncelerden beri bahçeyi ziyarete gelenler her ne kadar bahçedeki değişikliği farketse de bahçevan olur öyle şeyler deyip geçiştirmiş. Yavaş yavaş güllerin güzelliği de solmaya başlamış ve bülbüller de ugramaz. Lakin bahçevan için değer verdiği çiçekler hala capcanlı ve de rengarenk ve de hayat dolu olduğu için değişen bir şey olmamış. Çiçeklerden bazıları yanlarında kuruyup giden arkadaşları için üzülmüşler bu üzüntüyü de dile getirmişler iki güne kalmadan onlar da kuruyup gitmişler derken derken sabah oldu erken bahçe kendi içinde ikiye ayrılmış bazı çiçekler başlarını güneşe doğru kaldırmış yanıp kavrulmuş bazıları yüzünü topraĞa donmuş sararmış solmuş. Zahir çiçekler kendi aralarında " aaaa zavallılar yazık oldu cancağızlarıma" diye hayıflanırken diğerleri de "niye canım onlar da başlarını kaldırmayaydılar yanmayaydılar küsmeyeydiler sönmeyeydiler" şeklinde diğerlerine doğru yolu göstermeye çalışmışlar. Cümlelerden de anlaşılabileceği gibi canım bahçe bir anda ikiye bölünüp "cancağızlarım" ve "canımı alanlar"a dönüşüvermiş. Artık ilk ayrımcılık tohumları da ekildikten sonra bahçevanın dahi önüne geçemeyeceği bir istila başlamış ve bu nifak tohumları bahçenin her bir yerine ilk önce hafif daha sonra giderek sertleşen rüzgarlarla dağılıp yeşermişler ve giderek serpilmişler ve de sertleşmişler. Bahçevan bir iki defa ayıklamaya çalışmış bahçeyi lakin tembellikten midir yoksa yorgunluktan mıdır bilinmez gücü yetmemiş bırakmış işin ucunu ve dahi bucağını. Bakmış ki bahçe hala yerinde "ne olacak ki?" diye üstelememiş kendini de yormamış. Halbuki bir bahçevan olarak en önemli şeyi unutmuş artık birbirini dölleyen ya da döllenip çoğalmayı ve de çoğalıp bollaşmayı sağlayacak arılar da yokmuş.
Neyse efendim lafı çok yere uzatmayalım günlerden bir gün bahçevanın küçük yavrusu miniminnacık bir çocuk elindeki "hoşgörü" tohumunu itinayla bu güzel bahçeye ekmiş her ne kadar ilk zamanlar çok narin de olsa çocuğun sevgisiyle bu tohum günden güne serpilmiş güzelleşmiş ve her bir çiçek grubunun yanına bir filiz vermiş filizlerinden birini de otoritenin yanına göndermiş ilk başlarda bu arkadaşlıktan hoşlanmayan "ben tek başıma daha mutluyum benim hiç kimseye ihtiyacım yok benim yanımda beni destekleyen diğer sarmaşıklar ve sırnaşıklar var" dese de minik ve de cılız hoşgörü filizi orda kalmış ve masal bu ya ikisinin de serpilebileceği geniş alanlarda mutlu mesut arkadaşlıklarında otorite huzurun verdiği bu dosthane hava içerisinde diğer çiçeklerin köklerini saran nefeslerini tıkayan kendi köklerini gevşeterek onların da nefes alabilmelerine ve yaşayabilmelerine olanak sağlamış. Ve hatta rügarlarla gelen farklı farklı tohumlar bile yeniden yepyeni ve dipdiri yeşermeye başlamış. Bahçevan da bakmış ki bahçe böyle daha güzel ben bu işten anlamıyorum galiba deyip kenara çekilip kendi çocuklarına yol vermiş :))))
Dediğimiz gibi masal bu ya herşey eski haline ve hatta bunca zorluktan sonra eskisinden daha da iyi bir hale gelmiş. Bahçe de bahçevan da içindeki tüm renkler ve tüm tatlar da mutlu mesut yaşamaya devam etmişler. MUTLU SON!

21 Eylül 2011 Çarşamba

yaşlanıyorum galiba

Yaşlanıyorum galiba. Nerden anladın diyeceksiniz. Hemen Sezen Aksu'dan bir dizeyle cevabını vereyim. "Olur olmaz yere ıslanıyor kirpiklerim artık herşeye, annemi daha sık anımsıyorum hatta anlıyorum" diyeyim ve siz anlayın. Ama yaşlandığımı en çok çocukluğumu hatırlatan en ufak bir işarette içimde hissettiğim mutlulukla karışık o garip iç burukluğuyla fark ediyorum. Her sabah erkenden uyanıp işe gitmek ölümdür ya insan için, işte ben sıcak yatağımdan serinliğe gözlerimi kırpıştıran güneşe karşı her uyandığımda durakta beklerken çocukluğumla buluştuğum için mutlu oluyorum. Bana çocukluğumun bayramlarını hatırlatıyor. Sabahın köründe dedem bayram namazından gelmeden önce zorla yataktan kaldırılışımıza, yazın ortasında Edirne'nin soğuk sabahında kuyudan çekilen buz gibi suyla ellerimi ve yüzümü yıkadığım zamana götürüyor beni. Sundurma kelimesini bilmeyen ve o sundurmada saksıların arasında yapılan evlerin içinde oğul otu ya da fesleğenlerin, karanfillerin, begonyaların kokularının arasında oyunlar oynamayan çocuklar için üzülüyorum. Halbuki sundurma tel örgülerine rağmen geleni gideni gördüğün, yazın tüm curcunanın tam ortasında koptuğu, evlerin kalbidir ve bir çocuk sundurmada oynamadıysa nerde oynayabilir ki? Ne zaman kapıları pencereleri maviye boyalı bir ev görsem, ne zaman günebakanlarla dolu bir resim ya da bahçe görsem, ne zaman gülüm kadam kelimeleri arasında şen şakrak bir muhabbet duysam, ne zaman bir karpuzu keserken bıçağı vurduğunda çatırdayarak ikiye ayrılan bir kırmızı görsem, ne zaman tezek kokusu duysam, bir buzağın sürmeli gözlerine baksam, ne zaman bayram sabahına elleri kınalı uyanan bir çocuk görsem, ne zaman bir dut ağacı yanında da kocaman tüylü tırtıllar görsem, ne zaman büyük yağ tenekelerine ekili sardunyalar görsem, ne zaman üstü kızarmış fırından yeni çıkmış "henüz buğdayı tarlasına gidip gelmeden" kesildiğinden içi hala pişmemiş bir ekmek görsem, ne zaman püskevit arasında sıkıştırılmış afiyetle yenmeyi bekleyen lokumları görsem, ne zaman güzineden yeni çıkmış mis gibi karabiber kokan kapamayı görsem, ne zaman koskadan alınmış taş gibi dişini her an üzerinde bırakacakmışsın gibi sert helvalardan yesem, ne zaman susamlı bayram şekerlerinden görsem, ne zaman ah ne zaman bu tür ufak işaretlerden birini görsem içimde hızla yanıp sönen bir ışık çakıyor akabinde aynı ışık gözlerimde yanıyor ki keza o zaman ağlamak üzere olduğumu anlıyorum.
İşe giderken her günkü güzergahımda bir ev var ilk gençliğimde dahi eski görünen bir ev. İşte o ev benim yuvam ha yıkıldı ha yıkılacak gibi duran bu evin sundurması yok ama kapılar mavi boyalı ve evin kapısından çatıkatına doğru uzanan inanılmaz güzel bir çiçek var evin her tarafına sarılmış ve evin her tarafını capcanlı bir kırmızıyla yeşile boyamış bir çiçek. Ben o eve her baktığımda "acaba hiç bir şeyi değiştirmeden bu evin içinde yaşanabilir mi?" şeklinde planlar yaparken kendimi buluyorum kendi evimden daha çok benim evimmiş gibi geliyor. Onu istiyorum orda yaşamam ve ömrümü orda geçirmem gerekiyormuş gibi bir duygu oluşuyor içimde ve aynı zamanda beynimde.
işte bu da yaşlandığımın son kanıtı gibi geliyor bana çünkü ben o evde o çiçekle kök salmak istiyorum bu hayata. Geniş cam pervazlarının içinde oturup kendi menekşelerimin morluğunun beyaza yansıdığı kara bürünmüş bir bahçeyi bir elimde kitabım diğer elimde çay bardağımla seyrelerken hayal ediyorum kendimi. Ve henüz çok erken olsa da kendi yaşlılığımı ilan ediyorum. Çünkü çok uzakta kalan o günleri özlüyorum.

12 Eylül 2011 Pazartesi

tom bitir o plesantayı sonra arkandan gelir!

Ayyyy bu ne ya? Ya dünyanın çivisi hakkaten çıkmış durumda ya da asparagas haberin dibine vurulmuş bilemeyeceğim. Nedir bu tom cruise'un plesanta yeme mevzuu? Haftasonu eklerinde gördüğümde yok artık deyip geçtim lakin bakıyorum medya bu haberi bir türlü geçemedi.Haber resmen tüm dünyada şok etkisi yaratmış durumda. Şokun etkileri de kendini iki farklı dalda gösteriyor.Tabii doğal olarak iki farklı görüş kıran kırana bir savaşla kendi düşüncesinin haklılığını savunuyor. Birinci grup "ayy,iyk, ööögh, amanın yok böyle bir vahşet" modunda diğeri ise "özgür bir dünyada yaşıyoruz, yapılan harekette hiç bir teslik yoktur, dünyanın bazı bölgelerinde kanıksanmış bir harekettir, kime ne?" modunda.
Benimde beynimin içinde bir çok farklı düşünce çalkalanıp duruyor.(bunca gitgel arasında becerebilirsem düşüncelerimi sizinle de paylaşacam.) Birincisi gerçekten bu haberin bir gerçekliği var mı yoksa birileri ya tutarsa mantığıyla ben yazayım da ister inanın ister inanmayın mı demiş. Eğer asparagassa, reklamın iyisi kötüsü yoktur mantığıyla tom cruise ve katie holmes çifti nemalanmak maksatlı bu şok haberi kendileri mi uydurdu? Yoksa delinin biri kuyuya taş mı attı? Yok eğer haber gerçekse tom cruise'un kendisi böyle bir demeç verdiyse gerçekten doğumdan sonra bu dediğini yaptı mı? Yoksa 'daha neler' deyip geçiştirdi mi? Eğer gerçekten yaptıysa star zihniyeti bu mudu gençlik ve güzellik için her şey yapılabilir mi? Yoksa scientology tarikatı üyesi olarak tom için bu hareket normal midir? Yine eğer yaptıysa katie'nin bu olaya bakış açısı nedir? Hacı hacıyı mekkede deli deliyi dakkada atasözümüzünde açıladığı gibi tom'u dakkada bulan katie eşini desteklemiş midir? Yoksa onaylamadığı halde engel olamadığı bir eylem midir?

Ki eğer gerçekten yediyse bu beni derinden etkiler rüyama bile girer. Ben zaten etti, süttü,tavuktu, balıktı pek bu tür besin maddeleriyle aram yoktur (keza alternatifleri yurtdışındaki gibi daha elde edilebilir olsa ülkemde hiç kasmadan vejeteryan bile olabilirim, o fikrede yeşil ışık yakmışlığım vardır.) Bu nedenle ben zaten böyle bir olaya ifrit olmakla kalmaz daha da bir derinden etkilenirim. Hatta herhangi bir sakatat muhabettinde dahi midem kalkarken kendi çocuğunun plesantasını yeme düşüncesi beni gerçekten irkiltti diyebilirim.
Birçok tom fanı nolcak dünyanın birçok yerinde uygulanıyor bu demiş. Dünyanın birçok yerinde daha neler uygulanıyor bu mudur bir durumu mantıklı hale getirmenin yolu.
--ama örnekleri var
--iyi tamam o zaman sana işkence yapabilirim.

--ama örnekleri var

--iyi tamam o zaman abla şöyle bir uzanıver sen.

Türkiyedeki fanları ise bizim sünnet törenlerimizde de kesilen parçanın bir kısmının pilava katılması gibi bir durum var ( bu sünnet düğünlerine eskiden de gitmezdim artık hiç bir kuvvet götüremez bu ne manyaklıktır yahu) şeklinde olaya haklı (mı diyeyim çekilebilir mi diyeyim) bir bakış açısı getirmeyi denemiş.

-- bizde de bu var o zaman tom da çocuğunun plesantasını yiyip tarifler verelebilir.

eeee tamam o zaman, aman ben de ne geri kafalıyım olmazki böyle, bir türlü kendimi yenilikçi düşüncelere açamıyorum esefle kınadım bak kendimi yine.

not: bunlar ilerde çocuğu da yer ama dünyada örnekleri var deriz ya da aaa bak kıtlığa çare buldu hadi hepimiz kendi çocuklarımızı yapıp dondurucuya atalım deriz.

7 Eylül 2011 Çarşamba

Dr Jekyll and Mr Hyde

Hepimiz bu romanı biliriz en azından adını duymuşuzdur hiç olmadı konuya az çok bir aşinalığımız vardır. Ben yine de bilmeyen arkadaşlar için bir alt yazı geçeyim efenim roman dr jekyll adlı 1800'lerin sonlarında yaşayan ince, duyarlı, zevk sahibi bir doktorun ( eee tabi aynı zamanda zengin o kısmı anlamışsınızdır diye sıfatlar arasına eklemedim) kendi üzerinde yaptığı deneyler sonucunda ruhunun derinliklerinde yaşayan kötücül düşüncelerin su yüzüne çıkması sonucu gelişen olayları anlamaktadır. Peki şimdi nerden çıktı bu ingiliz edebiyatına ilgi diyeceksiniz keza kendim amerikan kültür ve edebiyatı mezunuyum ki bu durumda koridorlarda birbirimize kesik atıp geçmişliğimizden gayri karşı takımın edebiyatına prim vermeye de karşıyız. Amma velakin bu romanı çok severim yazarını takdir ederim. Dr jekyll ile aramda ruhani bir yakınlık hissetmekteyim (Romanın baş kahramanı da farkettiyseniz ulvi bir iş icra etmekte) gerek doktorla gerekse bay hyde ile. Şöyleki insanın mesleğinin üzerinde belli başlı etkileri olur biz bunlara mesleki deformasyon diyoruz. İşte bizim meslekte de birkaç deformasyon oluyor ne bileyim yolda beride gördüğün her çocuğa karışma, ona "hımmm" yapma, her zaman insanoğlunu en güzel şekilde yönlendirme eğilimi ve gerekliliği, en ufak bir hatalı davranışta 'amanın bu çocuk gelecekte ne olacak?' kaygısıyla çocuğa bin türlü baskı yapma şeklinde uzayıp gider bu liste. Bir bakmışsın ki her gördüğün velede "aman ne tatlı bir çocuk" şeklinde bakmak yerine şimdi bu böyle davranıyorsa gelecekte ne olacak korkusuyla bilelim öğrenelim başlıklı demeçler veren bir yaratık haline dönüşmüşsün. İnanın bana bu öğretici kişilik ölümcül bir hastalık gibi tüm benliğinizi yıllar içerisinde ele geçirir.
Halbuki ben evde mr hyde kısmını yaşıyorum her türlü cümleyi küfürlü bir atasözüyle bitirme eğiliminde bir insanım hatta kamuoyu içerisinde konuşurken beynimde sürekli simultane bir çevirmen çalışıp durmakta. Kendimi ifade ederken bu çevirmen sürekli iç sesimi bir öğretmene yakışır şekilde dış sese çevirmekte. Bir gün minik çevirmenim su kaynatacak da kendimi uygun olmayan bir yerde uygun olmayan bir söylemle konuşurken bulucam diye akla karayı seçiyorum ( bu durumda da çevirmenim devreye girmiştir yoksa bu durumu ifade etmek için daha eğlenceli deyimlerim de var) Bir de kıyafet konusu var ki değme geçsin okul için ayrı, dışarı çıkarken ayrı, yok efendim günlük ayrı içim daralıyor kıyafet seçerken göğüs dekoltesine çatala yırtmaca dikkat ederek güzel görünmeye çalışmaktan en sonunda koyverip gidiyorsun valla serbest olsa pijamalarımla okula gidecem o kadar yıldım ne giycem derdinden. Nihayetinde iş arkadaşlarım en zor gurup çünkü onlar ergenler hiç bir şeyden sorumlu değiller (sanırım ergen kelimesi akabinde gelen açıklamayı hali hazırda kapsıyordu) benim de bir tek harem eksik doğru yolu göstermek için bu nedenle onlardan uygun davranışı beklemek yerine ben uygun şekilde giyinmeliyim.
Ama ama ben gökçe gibi giyinmek istiyorum, "tuttu fırlattı kalbimi" şeklinde bağıra çağıra şarkı söylemek, klip çekmek istiyorum, saçımı da mora boyayıp şapka niyetine huni takmak istiyorum, degajenin dibine vurup topuklu ayakkabılarla hem de eski apartman topuklarla salınmak istiyorum, ingilizce filmler seyredip kitaplar okumak istiyorum ama grammar anlatmak istemiyorum hele hele grammar anlattığım için "aaaa hoca hanım oldumu şimdi !?" diyen nuhneviden kalma insanlara dert anlatmayı ve hatta onlarla aynı odada olmayı dahi istemiyorum.
Evet anladığınız üzre ben işe geri döndüm yorucu bir yazın ardından hiç bitmeyecek gibi görünen kışa girmek istemiyorum bu nedenle size gökçe'den bir şarkı hediye ediyorum şen ve esen kalın ( görüyorsunuz işte istek şarkısı gönderirken bile trt sunucusu gibi sound ediyorum nihayetinde devletin tapulu malıyım kod numaram 657)
http://youtu.be/IdASp-WroCI

21 Ağustos 2011 Pazar

şahmeran

Yav İzmit'te değil de nerde yaşıyorum acaba ben? Bir yağmur ormanında felan mı anlamadım gitti. Yok yok ben bunların hepsini hakkettim. Yok efendim "ben öyle kalabalık şehirlerin adamı değilim" dedim. "Ben bahçeli ev isterim, sitede oturamam" dedim. "Ben hergün yok alt komşu yok üst komşu, balkonunu yıkadı, mendilini çırptı, ışığı yaktı, televizyonu açtı derdiyle uğraşamam" dedim. "Hergün birsürü insana yıl içerisinde bir kez kapısını bile açmayacağını bildiğin halde her seferinde selamlaşmalar bize de beklerizler falanlar filanlar ben gelemem" dedim. "Hatta oturduğum evin bahçesi yetmiyor ben daha büyük bahçeli bir ev istiyom" dedim. "Ben bağ bahçe yapacam, doğayla içiçe bir hayat yaşayacam" dedim. Dedim. Şimdi de tükürdüklerimin hepsini yalıyorum arkadaşlar. Ben artık her bir yeri betonarme olan maksimum yeşili yapa çimlerde görebileceğim bir mekanda yaşamak istiyorum. Ben ki burda büyüdüm buranin kertenkelesine, çekirgesine, otuna, böcüğüne bir çok travmatik olay sonucunda alıştım. Ama bu son olay benim bile yüreğime inecekti nerdeyse.
Efendim geçen gün kendimi alişverişe vermişim mutlu mesut deşarj olmuş bir şekilde evime dönmüşüm tam bahçe kapısının merdivenlerden çıkacakken birşeyin kıpardadını gördüm gayri ihtiyari çığlık atıp zıpladım. Birşey diyorum çünkü gözümde güneş gözlüğü varken kör oluyorum evet doğru okudunuz daha genç yaşlarda sağırlık da yapıyordu ama geçti zamanla umuyorum ki beynim tüm insanlığın çaba sarfetmeden yaptığı bir şeyi yapabilecek duruma gelecek :)) Bu konuya daha detaylı olarak girmek isterdim lakin başka bir yazıya inşallah. Neyse efendim ben can hıraş güneş gözlüklerimi çıkarttım bir de ne göreyim? O kıpırdayan şey bir yılanmış. Evet evet bu kısmıda doğru okudunuz bir yılan. Bak ismi bile insanı ürpertiyor. Tabi ki bir kobra veya engerek felan değildi bildiğiniz 50-60cm kör yılan denilen cinsten bir şeydi. Beni o anda görmenizi isterdim. Sokağa doğru korkudan çıkmayan sesimle bana yardım edecek birileri için yırtınırken. Evimin erkeği de yok o günlerde işin kötüsü ( ah ah işte böyle anlarda eşlerinin gözünde erkeklerin nasıl bir tahta oturduklarını bir bilseniz aklınız çıkar) Ben de bunun üstüne tüm gücümü toplayıp elime bir baston aldım ve sürekli önü ve arkası hareket eden terliğimin altında olduğu kanısında bulunup (bakınız ne kadar zeki bir insanım terliğin kendi başına hareket edemeyeceği yargısından yola çıkarak yılanın terliğin altında olduğu kanısına ulaştım) Terliği kaldırdım sağolsun arkadaş çöreklenmiş bekliyor. Artık benim içimdeki dehşeti siz tahmin edin. Çünkü ben kelimelerin bittiği yerdeyim :)
neyse sonunda karşı karşıya kaldık ben ne yalan söyleyeyim biraz korkudan biraz da yavru olduğunu düşündüğüm için hayvanı öldüremedim. Aklımdan yüzlerce şey geçti bir anda. "ya yavruysadan tut da yılanların öcü filmine kadar alabildiğine karışık duygular içinde en son eylemsizlik kararı aldım. Sonra karşılık olarak bu hainde evimin bodrumuna girdi ondan sonra ben de evini bana açan bir arkadaşıma sığınıp evi tamamiyle ona bıraktım. Bilmiyorum artık o bodrumun kapısını da hangi babayiğit ne zaman açar, bunun anne babası kardeşleri var mıdır? Ya benim ne işim olur doğayla felan. Yemin ediyorum bu akşam da eve yarasa girdi zaten bir üçüncü olay daha olursa bu evden taşınmam farz olur valla babaocağı, doğa, yeşil kafamdaki tüm bu büyülü kavramlar yerini korku, dehşet, vahşet gibi kavramlara bırakıyor korkudan ektiğim patatesleri bile sulayamıyorum hadi onu geçtim zamanı gelince toprağı nasıl kazarım.
Ana düşünce: korku inanılmaz bir duygudur insanın beynini anında bloke eder aynı zamanda bilinçaltındaki diğer korkulara da yataklık yapıp hep beraber büyüyüp gelişmelerine ve hatta serpilmelerine neden olur. Burda usta besteci kayhanı da sevgiyle anıyorum "yılandan korkmam yalandan korktuğum kadar" cümlesine ...... şeklinde cevap veriyorum ve bana istediğiniz kadar gök kuşağının her renginden yalanlar söyleyebileceğinizi sadece kabuklu, parlak, kaygan ya da tüylü, sürünen, uçan, zıplayan şeylerle kapıma dayanmamanızı rica ediyorum.

6 Ağustos 2011 Cumartesi

The Refakatçi Chronicles 3. Bölüm

"Kuşak farkı" kavramını ilk kez ilkokul 5. sınıftayken öğretmenimiz kim bilir hangi konuyu anlatırken duymuştum duyar duymaz da "aaa bizim ailemizde de böyle bir şey var mı?" diye o minik beynimle sorgulayp bizim evde olmadığına karar vermiştim. Taki ergenliğe kadar. "Aman bu kuşak farkı da neymiş" diye düşünürken bir anda aile içinde yaşanan gerginlik, kendini ifade etme çabası ve tartışmalarının içine girdiğim dönemde kafama dank etti ve ahan da budur kuşak farkı/çatışması şeklinde yıllar önce belleğime kazınmış olan bu canım kavramın yeniden farkına varmıştım. Ama o dönemde de şöyle bir yanılsamaya düşmüştüm kuşak çatışmaları ebevenyler ve ergenleri arasında olur. Süreç içinde bu yanılsamanın da ayırdına varıyorum. Ve bu, hızla gelişen dünyada kuşak farkı veya çatışması için aradan bir nesil geçmesine hiç gerek kalmamış. On yıllık dönemlerde yeni yeni kuşaklar oluşmaya başlamış. Örneğin ben 78 doğumluyum benim şahsi kanaatim 80den sonra doğanlarla 70ten sonra doğanlar arasında inanılmaz büyük bir fark olduğu. Biz kendi ilk gençlik dönemimizde ne kadar çılgın ve özgürlükçü olmaya çalışırsak çalışalım ne kadar kendi dönemimizin tabularını kırmaya çalışırsak çalışalım yine de daha gelenekselci bir yapıya sahip olduğumuzu, 80 ve 90 doğumluların gerçekten daha bireyselci bir yaklaşımla büyüyüp ( nedeni aileler mi yoksa değişen dünya mı bilmiyorum ama daha çok darbe çocukları olmalarına bağlıyorum), "ben" kavramını daha fazla içselleştirmiş bir nesil olduğunu düşünüyorum. Doğal olarak 70 kuşağı pek bir akli selim kalıyor yanlarında.
Diyeceksiniz ki "hoppala hastane geyiğinde kalmıştık en son ne oldu?" ahan da işte devam ediyorum ve yan yataktan karşı yatakla ilgili maceralarıma geçiyorum.
Karşı yataktaki hastanın refakatçileri tam bombaydı. Bir kız vardı 20li yaşların başında sanırım hem gençliğin hem de kendi seçimlerinin rahatlığıyla biraz fazlaca özgür ruhlu bir kızcağızdı. Birkaç gündür hastanede kalmak belli ki benim üzerimde yarattığı etkiyi pek de yaratmamıştı onda. Mesela hala her sabah uyandığında eline aynasını alıp onca hasta ve hasta yakınının yanında bir güzel kaşlarını alabiliyordu veya hiç bir fırsatı kaçırmadan babişkosunun yanında etrafa mavi boncuklar dağıtabiliyordu. Ben de bu sırada bir sandalyeye oturmuş hayretle olan biteni izliyordum :)) Günlerden birgün kara yağız genç doktorumuz ( ki keza kendileri benim kara listemde olur ) kızın babasının pansumanını yapmaya geldi. İşte bu sırada geçen bir diyaloğu sunuyorum size;
kız: aaaa siz pansuman yaparken ben de bakayım. (diyerek çocuğun ağzının içne girdi zaten)
genç doktor: siz de bu işlerle ilgili misiniz? diye sordu ( beyin ameliyatlarında doktordan başka kimse pansuman yapamadığı için mi yoksa içtenlikle sorulan bir soru mu yoksa muhabbet devam etsin diye mi soruldu soru o kısmını ben çözemedim.)
kız: yoooo aslında ben üniversitede fooğrafçılık okudum bir dönem ödev için hayvan hastanelerinde ameliyatlara katıldım, dedi. ( ben bu sırada güleyim mi ağlayayım mı sürekli giden gelen duygular içinde şunları düşünüyordum. Nasıl yani şimdi bu durumda babanı hayvanlarla bir, geniş egosu bir hayli şişkin olan beyin cerrahımızı veterinerlarle daha da önemlisi kendini de bu işlere vakıf kişilerle bir mi tutmuş oluyorsun soruları arasında gidip gelirken diyoluğun diğer kısımlarını kaçırmışım :)) tühhh.)
Diyoloğu kaçırdım ama daha sonraki kısımlar daha eğlenceli ben tam sigara içmekten dönerken koridorda bir ses bi karmaşa kızımız bayılmış. Genç doktorumuz da gerçek bir beyaz atlı prens olarak onu kucaklayıp yatağa yatırdı tansiyonunu ölçtü vs vs. Daha sonra onun nöbeti bitti o sırada başka biri geldi onun nöbetinde de genç kızımız bacağını kestiği için bacağına pansuman yapıldı ve tetenoz iğnesi vuruldu yine vs vs. Ben gerçekten yaşlanıyorum galiba bu olaylar bana gerçekten çok uzak işin garip tarafı gençken de çok uzaktı. İşte bu nedenle kuşak farkı diyorum. Daha bir ne istediğini bilen ve istediklerini elde etmek için uğraşan bir nesil var artık karşımızda :)))
Not: god bless us :)))

5 Ağustos 2011 Cuma

The Refakatçi Chronicles 2. Bölüm

Hastane, hasta, hastalık ve ameliyat muhabbetlerinin bu kadar çabuk sona ermeyeceğini tahmin etmeliydiniz. Hazır böyle bir kaynak bulmuşum peşini bırakır mıyım? Ooo daha ne eğlenceli olaylar var onlardan da bahdecem. İleride ünlü bir yazar olduğumda peynir hanım bu hikayeleri nereden buluyorsunuz sorusuna cem yılmaz tarzı bir cevap vermek yerine ben " efendim bir sanatçı olarak çevremdeki tüm olaylara karşı oldukça duyarlı bir insanım ve benim esin kaynağım sizlersiniz, sizlerin varoluşunuzla besleniyorum ve gittikçe semiriyorum" şeklinde cevap verecem. Bakınız Yaşar Kemal beyfendiye adam kalkıp 4 ciltlik ince mehmet boyunca Çukurova'yı anlatmış kalkıp karadenizin sarp kayalıklarından yeşilden maviye maviden laciverte akan renk curcunasından bahsetmemiş diyerek bir de polimik yaratacam ki söz hakkı doğsun ortalık karışsın, peynirciler yasar kemalcilerle kapışsın,eserlerim çok satsın diye türlü dalevereler çevirecem. Canım yazarın tüm yeteneğini ve tüm beceresini Adanalı olmasına indirgeyip ve de bağlayıp karizmasını yerle bir etcem :))) Nasıl ama bir paragraf içinde kendi alanında duayen olmuş iki yeteneğe "çamur at izi kalsın" taktiğiyle yaklaşıp kendi engellenemez yükselişimi garantilemiş oldum :)
Şimdi asıl mevzuuya geri dönüp bir refakatçi gözüyle insanları ve insan ilişkilerini yeniden irdeleyelim. Maslow teorisini herkes bilir de isimden çıkartamaz. Hani şu meşhur insan gereksinimlerini bir piramid şeklinde gösteren teorem.En alt kısımda piramidin tabanını oluşturan şey fiziksel gereksinimlerdir yeme içme barınma uyku vs yer alır. Sevgi tarzı gereksinimler 3. kattadır. Peki nerden geldik bu konuya,neden bunları anlatıyorum. Canım efendim ileride çocuğunuz hastalanırsa asla eşinizi (beyinizi) refakatçi olarak yanına bırakmayın diye. Çünkü gerçekten yeme içme kısmı erkekler için hiçbir şekilde öncelik sırasını kaybetmiyor ve uykunun yerini hiçbir şey doldurmuyor. Koşullar ne olursa olsun kadın yanındaki hastayla kendinden daha fazla ilgilenirken erkek piramidin temeliyle daha çok haşır neşir oluyor. Hemen ordan itiraz sesleri yükselmeye başladı bakıyorum ama unutmayın bu bir kurmaca değil günce deneyimlerime dayanarak yazıyorum. Hemen itiraz etmeyin bakın insan oğlu bunun da testini yapmış şimdi testin adını hatırlayamayacağım ama anne ve babayı çocuğundan ayrı aç susuz ve uykusuz bırakıp ( ne kadar süreyle olduğunu da hatırlayamıyorum) daha sonra içinde yemek, içecek, yatak ve çocuklarının bulunduğu bir odaya salıverdiklerinde kadınlar doğruca çocuklarının yanına erkekler ise ilk olarak masaya daha sonra çocuğa gitmişlerdir. Eeee ispatlanmış işte. Şimdi de diyeceksiniz ki bu tür kuramsal testler genellikle 1800lere ya da 1900lerin başında yapılmış şimdiki erkekler böyle davranmaz en azından benim eşim, sevgilim veyahut babam bu kuramın dışında kalır. Biliyorum. Kesin bu üçlü her zaman istisnadır. Kimse babasının kötü bir insan olduğunu kabul etmez kimse sevgilisinin onu suya değişebileceğine ya da eşinin onu aldatabileceğine inanmaz :)) Bize ait olan bu üçlü sütten çıkmış ak kaşıktır ben de asla aldatılabileceğime ya da bu sıcakta buz gibi bir kutu kolaya değişilebileceğime inansam dünya başıma yıkılırdı. Benimkiler de pamuk prensesisin pamuk elleri kadar ak ve temizler.Neyse efendim bu süreç içerisine erkeklerin bir kısmı evrimlerini tamamlayıp aramıza katılabildiyse ne mutlu gelecek nesiller için. Hala umudumuz olabilir o halde :)))
Bak yine konuyu dağıttım asıl konudan uzaklaştım sanılmasın sadece yerini hazırladım. Koğuşumuzda yan yatakta yatan 18 yaşında bir çocuk vardı anne diğer çocuğuyla ilgilenmek zorunda olduğu için eve giderken sonsuz bir güven içinde çocuğunun yanına babasını bırakarak gönül rahatlığı içinde odan adımını attı.Bu asil görevi üstlnmiş olan şovalyemiz yani amcam bütün gün uyudu, uyandı, yemek yedi, sıkıldı, dolaştı. Bu arada biz de bir kaç KADIN çocuğun bakımını üstlendik. Ameliyattan sonraki gün bile çocuk açtı dayanamayıp doktorun tavsiye ettiği şekilde yedirip içirdik vs. Ne diyim ben karşımdaki insana çocuk en az 70 saat aç ve susuz kaldı bu nedenle hala gözünü açamıyor mu diyeyim. O da bizzat ordaydı daha ne diyeyim ki. Neyseki bir hatun kişi hormonlarına karşı duramayıp benimle beraber çocuğa yardıma elini sakınmadı çocukla ilgilendi. Sağolsun. Sonuç olarak çocuk biraz daha kendine geldi biz de o günde dünyayı kurtarmanın vermiş olduğu şevkle ve kıvançla derin uykularımıza dalma şerefine nail olduk.
Not: lütfen cinsel ayımcılık yaptığım düşünülmesin yarın da hemcinslerimden bahsedecem daha eğlenceli dedikodular sizi bekliyor.

3 Ağustos 2011 Çarşamba

bir refakatçinin anıları

eeee aslında geçen gün hastane muhabbetine girecektim ki nasıl olduysa tatille başlayıp tatille bitirmişim yazıyı. Eh işte insanın fikri neyse zikri o olur sözüne güzel bir örnek oluşturmuşum. Görüyorsunuz ki yazılarımın altında binlerce gizli öğreti var. Bir Waltman bir ben üniversitedeyken Waltman'dı sanırım "grass" adlı bir şiirini inceliyorduk adam bir ot demiş bildiğin çimen işte, anam bizim hocalar bir ot lafından neler çıkardılar neler. yok efendim şiirde waltman ot derken hem bireyin kendisini hem toplumu kastediyormuş da yok efendim öyleymiş de böyleymiş de ben de bu arada yanımdakine "hakkaten bu adam bu şiiri yazarken bu kadar şeyi bilinçli olarak mı kastetmiş?" diye saf saf soruyorum tabii. Daha sonra kndi kendime de düşündükten sonra kararımı verdim "yok canım daha neler" şeklinde. Dediğim gibi bir Waltman bir ben bir yazarız artık altında ne yatıyor nasıl bir öğreti var o okuyucuya kalmış ( böylece topu da size atıp anlayamıyorsanız sorun sizde diyorum çaktırmadan ona göre)
Efendim bu seferki hastane geyiklerimiz bir hasta gözüylen değil bizzat refakatçi gözüyle aktarılacaktır. Öykünün ana düşüncesini ben şimdiden yazayım siz boşuna okurken kavram karmaşası yaşmayın. Ana düşünce "koyun can derdinde kasap et derdinde". Güzel ülkemin hastaneleri tadından yenmez mekanlarımızdan olmakla beraber asla girdiğin gibi çıkamayacağın önemli evrimsel mekanlarımızın en önemlileridir. Efendim ister hasta olarak isterse hasta yakını olarak oraya bir kez düştün mü ( allah düşürmesin) hızlı bir dönüşüme uğrarsın çıktığında kendin bile kendine şaşırırsın. Hele hele hastanenin elzem bölümlerinden birisindeysen yatak bulma problemiyle başlar olay yatak derken kastedilen kontenjandır ama doktorlar ve hemşireler ısrarla sana yatak yok dedikleri için sen de için için "hee sorun buysa hallolur" şeklinde bir yanılsamaya düşüp evdeki yatağı kapıp gelmeye niyetlenirsin. Süreç içerisinde yedek kontenjandan çıkar ve asil kadroya geçersin. Onca yalvar yakardan sonra seni bir koğuşa verirler işte şenlik o zaman başlar. Birincisi rica minnet zor kapak attığın bir mekan hakkında söylenmeye yüzün tutmaz ikincisi söylensen bile kim seni ipler "işte kapı işte sapı" modunda ters bir bakış fırlatılıverir allahın şaşar. koğuştaki ilk birkaç saattten sonra yani durumu inkar boyutunu aştıktan sonra kabullenirsin ve tam 24 saat içinde odada kaç kişi varsa hepsiyle kanki hatta akraba oluvermişsindir. Bundan sonraki süreç insanın farkettiğinde en çok içini acıtan bölümdür. Nihayetinde hastaneye girmeden önce belli bir kişiliğin, sosyal statün, egon, tarzın ne dersen de işte seni sen yapan burnundan kıl aldırmayan bir tavrın vardı ya hah işte o tavır 48 saat sonra yok olmuştur sen artık o koridorların bir parçası olmuş saçı başı dağıtmışsındır ve kim olduğunu unutmuşsundur. Üçüncü günde dünya o odadan ibarettir artık ve orda yeni bir dünya kurmuşsundur. Artık hasta bakıcılar, hemşireler ve doktorlarla ilgili tüm bilgileri edinmişsindir oraların hakimi edasıyla odaları bile dolaşmaya başlamışsındır. Taki taburcu günü gelip de gün ışığına çıkıncaya kadar bu yanılsama devam eder (ben buna aslan kral sendromu diyorum). Yola adımını attığın ilk anda ulan ben kaç gündür banyo yapmıyorum saçım başım ne alemde veyahut "anam ayağımdaki bu terliklerle mi dışarı çıkmışım" şeklinde ki sızlanmalarla gerçek özüne dönersin ama çok geçtir artık derinliklerde yaşayan başka bir insan vardır yeni bir hastane macerasında dışarı çıkmaya hazır konuşlanmıştır...
Not: allah kimseyi hastaneye düşürmesin yokluğunu da göstermesin :)))

1 Ağustos 2011 Pazartesi

haydi bütün eller havaya

hey merhaba oralarda mısınız yoksa tüm türkiye tatilde mi? Şu aralar herkes her yerde tatilden bahsediyor. Ülkemin yaşam koşulları o kadar iyi ki, eh ülke ekonomisi ona mukabil olunca her telden tatil nağmeleri yükselmesi normal tabii. Nihayetinde refah içinde ferah ferah yaşamaktayız bu nedenle gündemin deniz kum güneş olmasından daha normal ne olabilir? Tatile karşı değilim yanlış anlaşılmasın lütfen ama tatil yerlerinin uzak olmasına, arabaydı otobüstü derken arada geçen zamana karşıyım. Ben tatile gitmeyeyim tatil bana gelsin mantığındaki bezgin bekirlerdenim sadece. Tamam deniz süper, bronzlaşmak süper ( bronzlaşmak derken yanlış anlaşılmasın burda kastedilen bronz renk peynir beyazından bir ton koyulmaktır. Ayrıca karşılaştığımızda lütfen "aaa hiç yanmamışsın" geyiği yapılmasın, bana zorla bikini izlerimi gösterttirmeyin. Gıcık oluyorum bu nuhabbete) ama yolculuk zulüm benim için. Gerçekten İstanbul'da yaşadığım zamanlardan kalma bir takıntı sanırım yol uzun sürecekse hemen planı iptal etmeye hazırım. Dediğim gibi tatile değil eziyete karşıyım.
Bir de bütün magazin programlarında yer alan lüks otellerdeki beach partilerin gözümüzün içine içine sokulmasına karşıyım. Nedir bu programların amacı kavrayabilmiş değilim eskiden bir laf vardı "zenginin parası züğürdün çenesini yorarmış" diye zaman değişti ya artık gözümüzü ve ruhumuzu da yoruyor anlaşılan. Valla ben bu kadar -insanın gözüne gözüne- sokulan tatil yaygarasından sıkıldım. Aman bana ne be kim nerde kiminle hangi şarkıda dans ediyor hangi koyda denize giriyor. Beni ne ilgilendirir. O halde neden televizyonlar 7/24 bunlara boğulmuş durumda onu da anlayamıyorum. Yok eğer bu programların amacı güzel ülkemi tanıtmak tatil beldelerini tüm ülkeme açmaksa. Bu amacın da bir geçerliliği yok çünkü bu ülkenin kaçta kaçı tatile gidiyor oran olarak bilmememe rağmen bildiğim bir şey var o da insanlar değil tatile memleketlerine bile gidemiyorlar. Bu durumda kimi kandırıyoruz bu programlarla anlamıyorum karşımızdakini mi yoksa kendimizi mi?
Not: arkadaşım tatil yapmak istiyorsan git paşalar gibi tatilini yap sana karışan görüşen yok ama paran olmadığı halde "eeeee herkes tatile gidiyor hadi ben de gideyim kredi kartından yirim" mantığıyla hareket ediyorsan kır ıçını evinde otur 2 günlük sefanın 40 günlük cefası olmasın...
Bir not daha tatil güzel şeydir dadından yenmez dadına doyulmaz :)))

11 Mayıs 2011 Çarşamba

peynir: Küçüğüm daha çok Küçüğüm

peynir: Küçüğüm daha çok Küçüğüm

Küçüğümdaha çok Küçüğüm

Hiç kimse kusursuz değildir, en iyimiz, en az kusurlu olanımızdır. ( Horatius )

İşte o benim, en az kusurlu olanınız. En az hata payıyla bu kadar olmuşum diye düşünmekteyim. Şimdi burda kendimde gördüğüm hissettiğim hissettirilen hata ya da kusurlardan bahsetmek yerine direkt insanoğlunun kusurlarına eğilmek istemekteyim. Ama tüm insanlığı bir yazı da psikolojik anlamda tüm kusurlarıyla irdelemek zor olacağı için insanlığın önemli bir kesiti olan yurdum insanının kusurlarından bahsedebiliriz ya da biraz daha spesifik bir inceleme olması babında çemberi biraz daha daraltıp yurdum erkeklerinin kusurlarından bahsedelim isterseniz. Ama düşününce "yurdum erkeğinin kusurları ve hataları" başlığı altındaki bir yazı da pek spesifik olamayacaktır. Malum liste o kadar uzun ki. O zaman "bizi en çok rahatsız eden, bizim için en zıvanadan çıkartıcı kusurları" desek liste kısalır mı? Hiç zannetmiyorum. Tamam, o halde benim bu ara takıldığım ve bence en önemli kusurlarından biri olan "özür dilememe, özür dileyememe, dilemeyi akıl edememe, akıl etse de burnundan kıl aldıramama" adına bin takla atıp işin özünü kaçırmaları hakkında bir kaç çift lafım olabilir.
Nedense yurdum erkeği özür dilemez, dilemeyi bilmez, ebelek gübelek bir dil dolanması, betimlenemez çarpık bir gülümsemeyle üzgün olduğunu ifade etmeye çalışsa da başarılı olamaz. Bazen iki kelimecik sarfetmek yerine kendini affettirmek için didinir durur hem cebindeki paradan olur hem de gereksiz yere yorulur. Bu durumun en çarpıcı yönü ise kadın onu içten içe affetmez çünkü kadınlar duyduklarına inanmayı tercih eden varlıklardır diye yaftalandıkları için zamanla kendileri de buna inanmıştır ve bu nedenle şu özür kısmını da işitmek ister ama topraklarım bu konuda bir hayli verimsizdir bunu yapmayı becerebilen erkeği kendi bünyesinde yetiştirememiş ithal getirdikleri asimile olmuş istenen sonuca ulaşılamamıştır bunun üzerine düşünüp taşındım bu sorunun üstesinden beraberce nasıl gelebiliriz diye. Veee erkeklerin işini bir kez daha kolaylaştırabilmek adına Sezen aksunun "Küçüğüm" adlı çok sevdiğim bu şarkısını sizler ve bizler için duruma uyarladım. Bakınız...
Danayım daha çok öküzüm
Bu yüzden bütün hatalarım
Öğünmem bu yüzden
Bu yüzden kendimi Özel önemli zannetmem

öküzüm daha çok domuzum
Bu yüzden bütün domuzluğum
Yenilmem, yenilgiyi hazmedemem bu yüzden
Bu yüzden asla senden özür dileyemem

Ne kadar az yol almışım
Ne kadar az Yolun başındaymışım meğer
Elimde yalandan kocaman rengarenk
Geçici oyuncak ZAFERLER
Domuzum daha çok eşeğim
Bu yüzden bütün eşekliklerim
Gururum bu yüzden
Bu yüzden çocuk gibi sürekli mızıldanmam


Not: Yukarıdaki şarkı erkekleri aşağılamak için değil bilakis onlara yardım amaçlı aslında özlerinde bilselerde kendilerine yedirememeleri veyahut doğru sözcükleri seçememeleri nedeniyle düştükleri zor durumlarda kendilerine rehberlik etmek amacıyla yapılmış bir uyarlamadır.
Önemli Not:Şarkıyı detone olmadan hafif gözlerimizin içi gülümser, hafif mahçup, hafiften de sırnaşarak söyleyebilirsek istenilen sonuca daha kısa zamanda ulaşılabilir.
Daha Önemli Not: Lütfen gerçekten üzgün olduğunuzda bu yöneteme başvurun yok eğer eşekliğinizden üzgün değilseniz o zaman rol yapın. Eğer rol yapamam ben diyorsanız sevdiğiniz takımın kendi sahasında 6 gol yediğini hayal edin yüzünüzdeki o çarpıklık hala ordayken gidip adam gibi özrünüzü dileyin.
En Önemli Not: Tabii ki her zaman istisnalar vardır bu arkadaşları tenzih etmekle beraber kaidelirin asla bozulmayacağından dem vurmak istiyorum.

24 Şubat 2011 Perşembe

mutluluğun resmi budur arkadaş

"Mutluluğun resmini yapabilir misin, Abidin?" demiş Nazım. Abidin Dino da cevaben;


"MUTLULUĞUN RESMİ


Kokusu buram buram tüten


Limanda simit satan çocuklar


Martıların telaşı bambaşka


İşçiler gözler yolunu.


İnebilseydin o vapurdan


Ayağında Varna’nın tozu


Yüreğinde ince bir sızı.


Mavi gözlerinde yanıp tutuşan


Hasretle kucaklayabilseydim seninle, bir daha.


Davullar çalsa, zurnalar söyleseydi


Bağrımıza bassaydık seni Nazım,


Yapardım mutluluğun resmini


Başında delikanlı şapkan,


kolların sıvalı, kavgaya hazır


Bahriyeli adımlarla düşüp yola


Gidebilseydik Meserret Kahvesine,


İlk karşılaştığımız yere


Ve bir acı kahvemi içseydin.


Anlatsaydık o günlerden, geçmişten, gelecekten,


Ne günler biterdi, Ne geceler...


Dinerdi tüm acılar seninle


Bir düş olurdu ayrılığımız, anılarda kalan.


Ve dolaşsaydık Türkiye’yi bir baştan bir başa.


Yattığımız yerler müze olmuş,


Sürgün şehirler cennet.


İşte o zaman Nazım,


Yapardım mutluluğun resmini


Buna da ne tual yeterdi; ne boya… " şiirini yazmış. Ne enterasan bir cevap değil mi? Bir şair ki Nazım Hikmet belki kelimeleri yetiremedi anlatmaya mutluluğu ve bir resim istedi dönemin en büyük ressamından peki cevabı ne oldu ünlü ressamın en az fırçası kadar güçlü kaleminden çıkan mısralar ne kadar da güzel anlatmış duygularını valla bravo etkilenmemek mümkün değil.
Abidin Dino'ya ait olduğu sanılan bir resim vardır mutluluğun resmi dendiğinde akla gelen. Aynı yatağa sığışmış çoluk çocuk anne baba ve köpekleri. Bu resmi bilen herkesin yüzünde bir gülümseme oluşur fakat bu gülümsemeye kalbinizdeki hafif bir sızı da eşlik eder. Sebep? Çünkü resim aynı zamanda yoksulluğun da resmidir. Bu nedenle bu resim mutluluğun resmi olamaz eğer bir yanın yarımsa nasıl bütün olabilir ki insan? Ama aşağıdaki resme bakınız;



İşte bence mutluluğun resmi sağdaki amca gibi resmedilmeli. Amcam bacak bacak üstüne atmış yakmış puroyu ohhh tam bir keyif halinde. Kocaman bir göbek lakin belli ki kolestroldu şekerdi ya da ne bileyim kanserdi tınnnnn. Ya da bu kadar para helal yoldan nasıl kazanılır mutlaka tüyü bitmemiş yetimin hakkı vardır tınnn. Vesaire Vesaire bence mutluluğun resmi budur arkadaşım adam relaks hayattaki hedeflerine ulaşmış geçmişe dair pişmanlıkları ve geleceğe yönelik korkuları yok keyif çatıyor ayrıca bu keyfi bizimle de paylaşıyor. That's the point.
Olay budur arkadaşlar mutluluğun resmi benim için bazen Damlamın afacan saniyelik gülüşüdür bazen önü açık hafif topuklu kırmızı rugan bir ayakkabıdır bazen bol fıstıklı bir çikolatadır bazen çocuklara anlattığımda onların anladığını gözlerinde görmemdir bazen sıcacık bir evdir bazen sabah uyandığımda yataktan kalkmama daha en az 2 saat olmasıdır bazen yemeğin önüme gelmesidir bazen müthiş bir dedikodunun birinci elden bana ulaşmasıdır bazen o farkına bile varmadan kocayı çıldırtıp o seninle siniri tepesinde tartışırken senin üzgünmüş gibi yapıp arkanı dönüp kıs kıs gülmendir bazen ailenle yaptığın uzun uzun kahvaltıdır bazen de çok sıkıştığın anda ulaşabildiğin temiz bir tuvalettir mutluluk :))))))))))))

16 Şubat 2011 Çarşamba

ben bir bağımlıyım

Zaman ne kadar da hızla akıp geçiyor ne zamandır bilgisayarın karşına geçip sizinle iki lafın belini kırayım ( bu da her ne demekse) diyorum. Fekat bir türlü zaman bulup klavyenin başına geçemedim. Malum onbeş tatil nedeniyle kendimi nadasa bırakmıştım akabinde 14 şubat dolayısıyla bir sevgi seline tutuluverdim. Derken zaman nasıl geçti anlayamadım.İşin aslı şu arkadaşım kişilik dolayısıyla çok kolay bağımlı olabilecek bir yapım var. Bu bağımlılık olayını her şeye karşı geliştirebiliyorum. Herhangibir keyif veren maddeye doğru (bu cümledeki maddeden kasıt cisim)tutkuyla sürüklenebiliyorum. Otuzlu yaşlarda insan geriye dönüp ergenlik dönemine şöyle bir baktığında nasıl da "allahın sevgili kulu" olduğunu anlayıveriyor. Nasıl olup da başına bir iş açmadan bu yaşa gelebildiğine şaşakalıyor. Bağımlılık yaratan birçok şeyle genç ve adrenalinin beyni bloke ettiği dönemde tanışmaktayız. Bereket versin ki alkolün tadını sevmedim bereket vesin ki iyi ve kötü hakkında doğru kararı verebilmem için annemin hayali adaletin keskin kılıcı gibi hep gözümün önündeydi dolayısıyla herhangi bir toz olayını denemedim bile. Ama ne yazık ki aynı kararlılığı sigara konusunda gösteremedim. Ve yine ne yazık ki kendileri hayatımın en büyük aşkı olmuştur. Fekat kendileri gözü kara dengesiz bir sevgili olup hayatı bana zehir etmiştir dahası etmeye devam etmektedir. Ne onunla ne de onsuz bir yaşam kolay değildir. Ne zaman ben onu terketmeye kalksam ya benimsin ya kara toprağın şeklinde bir kararlılık göstermektedir. Keza onunla ilişkimin eni de sonu da kara topraktır. Bu nedenle ben de aynı kararlılığı onun gözlerinin içine baka baka "hayır artık seni sevmiyorum"diyerek gösterdim. Lakin ne zaman bir fincan Türk kahvesi içecek olsam aklıma O gelir içimi hüzün kaplar ağzımın tadı kaçar. Ne zaman denize nazır ılık bir rüzgar esse güneş saçlarımda dans etse. Yine aklımın bir ucu hem sevgimden hem de öfkemden sızlamaya başlar. Her ayrılıkta olduğu gibi dostları da ayırmak zorunda kalırsın onunkiler benimkiler şeklinde. En tatlı sohbetleri onun eşliğinde yaptığın arkadaşlarını da terketmek zorunda kalırsın çünkü sana hep onu hatırlatırlar kendinle savaşmaktan ya sohbeti kaçırırsın ya da hiç dönmemen gerektiğini bildiğin bu deli aşığa teslim olmak zorunda kalırsın. Ben bu git gellerin hepsini tekrar tekrar yaşadım şu aralar "git, istemiyorum seni hayatımda" dönemindeyim. Bakalım nereye kadar. Başka bağımlılıklar geliştiriyorum dizi seyretmek gibi. Zararsız bir eylemin bir bağımlılıkla ne tür bir benzerliği olduğunu düşünebilirsiniz. Aynı mantık. Yine hayatının akışını değiştiren bir sevgi. Bağlı olduğun şey olmadan yapamıyorsan aklında hep o varsa hayatındaki herşeyi ona göre düzenliyorsan bu da bir bağımlılıktır. Ah işte ben de bu aralar deli gibi saatlerce dizi izliyorum. Lise dönemlerimde tetris vardı üniversitede tavla... liste uzar gider. Tavla oynamak bağımlılık gurubuna girer mi girer aslında o kadar çok tavla oynuyorduk ki artık kafamın içinde dolapları üstüste kapı alıyordum ya da insanları gerisini siz düşünün gayri :))
Gelelim ana düşünce bir bağımlılıktan kurtulmanın en kolay yolu yeni bir bağımlılık yaratmaktır. Sürekli pozitif yönde bir gelişim gösterebilirseniz bağımlılıklarınız sizi dünyanın en başarılı insanı dahi yapabilir. O zaman ilk olarak bir bağımlı olduğunuzu itiraf edin ve onunla savaşın :))

30 Ocak 2011 Pazar

Şimdi Yeklamlar

Çocukluğumuzun önemli bir bölümünü oluşturur "Olacak O Kadar" eğlence programı ve de esprileri. Bazı espriler muhabbetlerimizin vazgeçilmez mottoları olmuştur. Farzı misal 'ne goydun lan gafana', 'tam teçhizat Cevat kelle' veya 'şimdi yeklamlar' benim vazgeçilmezlerimdendir. Eminim şimdi sizin zihninizde de canlanan başka espriler ve diyaloglar vardır. Bu sefer ben 'şimdi yeklamlar' şeklinde girip bir kaç yeklama da aynı zamanda girişmek istiyorum. Müsaadenizle başlıyorum efendim. Öncelikle bu aralar fingrfiş adlı dondurulmuş kızartılabilen balık reklamındaki kadına tilt oluyorum saçları sanki peruk gibi bir garip duruyor ayrıca çocuklara sunulan tabağın görüntüsüne de uyuz oluyorum. Tabak direkt şu mantıkla hazırlanmış 'Bu tabak iki kızartmayla çok boş durdu hemen iki marul iki domates ekleyelim renkli dursun." Ama o tabak hala boş görünüyor ve hala renklenmemiş. Gelelim Vodaponun 'kırmızııııııııı' muhabbetine. Beni değil eğlendirmek içime fenalıkların basmasına bile neden oluyor. Keza içime fenalıkların basmasının nedeni Şafak Sezer'in o zorlama sevimlilik=sevimsiz yüz ifadesi de olabilir. Bu da vodapon'un hayatıma girme olasılığının böylece uçup gitmesine ve geride Ayşe teyzenin AC'siyle yıkanmış uçuk bir kırmızı kalmasına neden olmuş olabilir. Vodapon demişken 'denizden babam çıksa yerim' 'a baban çıktı' muhabbeti de aynı derecede havada kalmış ve izleyiciye ulaşamamış bir yeklamdır. Ben anlayabilmek için yeklamı baştan sona büyük bir ciddiyetle seyretmek zorunda kaldım. Şimdi hepinizi bir öğürtüyle titretecek başka bir yeklamdan bahsedeyim 118 80. Hah ha bloggerınız size bu acıyı yaşattığına göre bir hayli hain galiba :)))Tabii ki bu tür örneklerin dışında tam bir zekâ ve yaratıcılık ürünü yeklamlarımız da var. Bakınız eski Dannn Cake yeklamları 'yok artık biz de abarttık ama biraz kekini kabarttıktan tut da son dönemlerin bir numarası Turkish Tell'in 'bunların tedavisi saha dışında yapılsın'a kadar bir sürü yeklamımız var. Diyeceksiniz ki o Tem Yılmaz tamam kabul ediyorum adam ne yapsa tutar ben de nerdeyse 18 yaşımdan beri hastasıyım. Ama konu bu değil bakınız McDomald's ın 07.45 yeklamına o da hedefi tam onikiden vurmuş yeklamlardan biridir.Ana düşünce; kadınlar kendilerini güldürebilen erkeklerden hoşlanır inanışı tamamen ve küllen yalandır kadınlar kendilerini güldürebilen değil bu esprileri bulabilen zekâdan yani zeki erkekten hoşlanırlar."Tabii tabii eminim öyledir" diyenler var aranızda duyabiliyorum unutmayın ben bir öğretmenim ve biz her şeyi duyar ve görürüz. Madem bana inanmıyorsunuz o zaman kanıtlarımı sunuyorum en can alıcı kartımı öne sürüyorum. Bu ülkede deprem dede Ahmet Mete Işıkara en seksi erkekler arasında ilk ona girmiştir. İmaj hiçbir şeydir zekâ her şey :))

27 Ocak 2011 Perşembe

çok duyguselim

bu aralar çok duyguselim. Kelimeyi yanlış yazdığım düşünülmesin aynen yazıldığı gibi hissediyorum bu aralar çok duyguselim. Tamam kabul ediyorum kadınlar hassas yaratıklardır ya da ne bileyim en azından ayda bir kez duygusal bir dönem yaşarlar. Ne yazık ki. Ama ben kendimi aştım artık bu duygusallığı hormanel bir dönemle kısıtlamak istemedim hayatımın her bir anına yaydım. Her dem bu duygu yoğunluğuyla yaşamak istedim ve hatta yaşatmak da istedim yaşatmak diyorum çünkü bu kadar duygusel bir insanın bu olayı etrafına sıçratmadan yaşamasına imkan yoktur.Ama bu nasıl bir duygu yoğunluğudur yarabbim haberleri seyrederken ağlıyorum mesela ama günümüzde bu çok normal çünkü mutlaka bir damar haber mevcut bu nedenle bu uygun bir örnek olmadı sanırım. Lakin ben bir komedi filminde bile ağlayabilecek duruma geldim. Bu olayın nirvanasına ulaştım da diyebiliriz.
Hadi ağlak zırlak bir insan olmayı kendi içimizde sindirdik diyelim. peki neden böhüre böhüre ağlarsın be kadın değil mi bir kadın olarak al eline mendili, mendilin ucunu göz ucuna götürmek suretiyle gözyaşlarını kurulasan ne kadar şık ne kadar görsel bir duygu boşalımı olurdu değil mi? Ama ben her zaman yaptığım işlerin hakkını vermeyi kendine ilke edinmiş bir insan olarak bu noktada ağlama olayını iki damla gözyaşıyla geçiştirecek yapıda bir kadın olmadım asla. İşte bu noktada duyguselliğim devreye giriyor. Hadi gözümüde canlandıralım, Shrek'in ilk bölümünde kediyle ilk karşılaştığı anı hatırlayan var mı aranızda? Kedi masum masum kirpiklerin arasından ıslak ıslak bakar. İşte bu aralar baktığım her yerde ve her şeyde bu masum bakışı görüyorum diyeyim siz gerisini düşünüverin. Bazen şöyle hissediyorum ki; içimde her an böngür böngür ağlamaya hazır bir uyuyan canavar. Canavar kısmı şöyle çıkıyor ortaya ilk olarak itinayla ağlayacak bir malzeme bulunuyor sinsice daha sonra içli bir kaç damla göz yaşı dökülüyor. Buraya kadar herşey normal sonra giderek hızlanan bir tren misali çuf çuf çuf çuf ağlamaya başlıyorum sonra tren raylardan çıkıyor höngür höşürt ağlamaya başlıyorum. Ve canavar sahneye çıkar. Böngür böngür bir sesle ağlarken açılan çeşmeler sadece gözlerde değildir. Sonuçta şiş ve kırmızı gözler, silinmekten kızarmış bir burun her türlü sıvı nedeniyle kabarmış bir yüz. Aynaya bir bakıverin haydi aynadaki yüz size mi ait artık. Yoksa duygu selinden erozyona uğramış bu kıraç alan sizin yüzünüz mü?
Hımm bu yazının ana düşüncesini bulamadım bu düşüncesizce yazılmış içsel bir aktarımdı :))) Onun yerine istek parça yolluyorum size..
beni böyle sev seveceksen
olduğum gibi göreceksen
girme ömrüme girme gönlüme
ne dertliymiş bu diyeceksen
sen dert nedir ne bilirsin
sen gönlümde kabe sen meleksin
sen herşeysin
sen ümitlerimin tek kaynağı
sen aşkın bence taa kendisisin
sevme diyemem sevde diyemem
sende dertli ol diyemem
beni böyle sev seveceksen
kalbim senin gir gireceksen
girme gönlüme girme ömrüme
ne dertliymiş bu diyeceksen
görmedin mi gözlerimde
bir mahkumun en son arzususunu hasretini
görmedin mi gözlerimde
seni çılgın gibi sevdiğimi
ister sevgi ol istersen kin
isterdim benim ol benim --- orhan gencebay---

21 Ocak 2011 Cuma

gençlik hataları

Her insanın hayatında unutmak istediği bir anısı vardır. Bu anılar beynimizde uzaydaki kara deliklerle aynı etkiyi yaratmakta ve aynı hasarı benliğimizde açmaktadırlar. Bu tür anılar genellikle-ne hikmetse- ergenlik dönemine rast gelmektedirler. Buna rastlantı demek bu dönemi fazlasıyla hafife almak anlamına gelecektir bu nedenle rastlantı olduğunu kabul etmiyorum. Hepimiz bu yaşta artık biliyoruz ki ergenlik döneminde insan ne yazık ki uzay ve bilgi çağının ortasında olsa dahi ancak bir mağara adamının beyin faaliyetlerini ve ancak bir mağara adamı kadar fikir yürütebilmektedir.

Şimdi sıra geldi unutulası anılarımıza emmm tamam ilk olarak ben eteğimdeki taşları döküyorum. Öncelikle bildiğin tombik bir ergendim işin kötü tarafı nasıl bir kendine özgüven içindeysem hiç ama hiç rejim yapayım kendime bakayım tarzı girişimlerde bulunduğumu hatırlamıyorum. Hatırladığım her gün okuldan döndükten sonra koca bir kase marul salatası hazırlayıp yanınada bir bütün ekmek alıp televizyon karşısına kurulmamdır. İşte herşeyiyle tastamam bir ergen portresi öküz gibi bir iştah+Televizyon. Bu dönemde + bilgisayar şeklinde resmetmek gerekir sanırım. Neyse buraya kadarki kısmı hala sindirilebilir. Asıl mevzuu burdan sonra başlıyor. Kasemi de alıp sobanın arkasına atılmış postumun üzerine kurulup o dönemin vazgeçilmezlerinden olan hint filmlerini izliyordum. Oh be sonunda itiraf ettim. Evet evet yapılabilecek bir şey yok çok da büyük bir zevkle seyredip sonra kıvrıldığım sıcak postikemde uyuyakalıyordum. Garip bir şekilde bu anıların içinde ben kasem ve hint filmlerimin arasında hiçkimse ve başka hiçbir dış etken yok. Anımızın bu kısmına psikolojik açılım yapıyoruz hemen. Neden hiç kimse yok? Çünkü dünya ergenin etrafında döner merkez kaç kuvveti tüm dış etkenleri merkezden dışarı fırlatır. Hiç bir ses ya da komut ya da herhangi bir uyarıcı ergene bu nedenle ulaşamaz.

Daha sonraki dönemlerde bu hint filmlerinin kalıcı hasarı oldu tabii ki. Mesela hala bugün aklımda yer etmiş bir kaç sahne vardır anlamlandırmaya çalıştığım. E tabii bir de pek iyi bir film zevkine sahip değilimdir. Bana aysun hangi filmi alalım bugün ne seyredelim gibi sorular yöneltmemeniz hayrınıza olur. Ama ben yine de size dün seyrettiğim bir filmden bahsetmek istiyorum, Kanlı Hançer. Yapmam gereken işlerden kanal kanal kaçarken denk geldiğim bir Japon filmi. Eğer Japon filmlerinden hoşlanıyorsanız hem görsel anlamda hem duygusal anlamda tatmin edici ve müzikleriyle büyüleyen bir film. Her ne kadar filmin kurgusu 17. yüzyıl japonyasında geçse de günümüze ait evrensel müzikle birleşen sahneler muhteşem olmuş.

Demek ki neymiş kendimizi tüm yönlerimizle kucaklayıp sevmeliymişiz. Ergenlik hatalarımızı yetişkinlik dönemine taşımamalıymışız. Ama bakıyorum kendime kilo oldu 60 yine rejim hak getire. Dün Hindistandı bugün biraz daha doğusu Japonya oldu. Hala içinde aşk, müzik ve dans olan filmlerden hoşlanıyorum. Bir şey daha itiraf etmek istiyorum 32 yaşında edward'ın hastasıyım :)) Final bölümünü sabırsızlıkla bekliyorum...

19 Ocak 2011 Çarşamba

ne goydun lan gafana

Çocukluğumuzun önemli bir bölümünü oluşturur "Olacak O Kadar" eğlence programı ve de esprileri. Bazı espriler muhabbetlerimizin vazgeçilmez mottoları olmuştur. Farzı misal 'ne goydun lan gafana', 'tam teçhizat Cevat kelle' veya 'şimdi yeklamlar' benim vazgeçilmezlerimdendir. Eminim şimdi sizin zihninizde de canlanan başka espriler ve diyaloglar vardır. Bu sefer ben 'şimdi yeklamlar' şeklinde girip bir kaç yeklama da aynı zamanda girişmek istiyorum. Müsaadenizle başlıyorum efendim. Öncelikle bu aralar fingrfiş adlı dondurulmuş kızartılabilen balık reklamındaki kadına tilt oluyorum saçları sanki peruk gibi bir garip duruyor ayrıca çocuklara sunulan tabağın görüntüsüne de uyuz oluyorum. Tabak direkt şu mantıkla hazırlanmış 'Bu tabak iki kızartmayla çok boş durdu hemen iki marul iki domates ekleyelim renkli dursun." Ama o tabak hala boş görünüyor ve hala renklenmemiş. Gelelim Vodaponun 'kırmızııııııııı' muhabbetine. Beni değil eğlendirmek içime fenalıkların basmasına bile neden oluyor. Keza içime fenalıkların basmasının nedeni Şafak Sezer'in o zorlama sevimlilik=sevimsiz yüz ifadesi de olabilir. Bu da vodafone'un hayatıma girme olasılığının böylece uçup gitmesine ve geride Ayşe teyzenin AC'siyle yıkanmış uçuk bir kırmızı kalmasına neden olmuş olabilir. Vodapon demişken 'denizden babam çıksa yerim' 'a baban çıktı' muhabbeti de aynı derecede havada kalmış ve izleyiciye ulaşamamış bir yeklamdır. Ben anlayabilmek için yeklamı baştan sona büyük bir ciddiyetle seyretmek zorunda kaldım. Şimdi hepinizi bir öğürtüyle titretecek başka bir yeklamdan bahsedeyim 118 80. Hah ha bloggerınız size bu acıyı yaşattığına göre bir hayli hain galiba :)))Tabii ki bu tür örneklerin dışında tam bir zekâ ve yaratıcılık ürünü yeklamlarımız da var. Bakınız eski Dannn Cake yeklamları 'yok artık biz de abarttık ama biraz kekini kabarttıktan tut da son dönemlerin bir numarası Turkish Tell'in 'bunların tedavisi saha dışında yapılsın'a kadar. Diyeceksiniz ki o Tem Yılmaz tamam kabul ediyorum adam ne yapsa tutar ben de nerdeyse 18 yaşımdan beri hastasıyım. Ama konu bu değil bakınız McDomald's ın 07.45 yeklamına o da hedefi tam onikiden vurmuş yeklamlardan biridir.Ana düşünce; kadınlar kendilerini güldürebilen erkeklerden hoşlanır inanışı tamamen ve küllen yalandır kadınlar kendilerini güldürebilen değil bu esprileri bulabilen zekâdan yani zeki erkekten hoşlanırlar."Tabii tabii eminim öyledir" diyenler var aranızda duyabiliyorum unutmayın ben bir öğretmenim ve biz her şeyi duyar ve görürüz. Madem bana inanmıyorsunuz o zaman kanıtlarımı sunuyorum en can alıcı kartımı öne sürüyorum. Bu ülkede deprem dede Ahmet Mete Işıkara en zeksi erkekler arasında ilk ona girmiştir. İmaj hiçbir şeydir zekâ her şey :))

16 Ocak 2011 Pazar

Padişahlar Terlemez

Popüler kültürün etkilediği popüler bir toplum içinde yaşıyoruz. Haydaa bu da nerden çıktı şimdi demeyin bana sosyo-ekonomik açıklamalar yaptırmayın lütfen. Hepimiz öyle ya da böyle bu popüler kültürden etkileniyoruz. Nasıl mı şöyle ki benim gençliğimde "emo, ezik, stayla, bobiler" ve benzeri şeklinde kavramlar yoktu. Maksimum gençliği tanımladığımız iki üç kelime vardı "entel,kıro,maganda" gibi. Şimdi bu sözcükler ağzımdan çıkarken örümcek ağları dilime dolanıyor. Düşünün bir 20 yılda olay ne büyük bir hızla değişiyor ve şekilleniyor. İşte bu popüler kültürün en sağlam bekçileri en başta konuşulan dil olmak üzere filmler, kitaplar ve tabii ki dizilerdir. Lise dönemimde ısrarla "sofi'nin dünyası"nı okumamışımdır,üniversitede "titanik"e gitmemişimdir.Bunlar gibi bir sürü örnek vardır hayatımda. Üniversiteye giriş sınavında doğru cevabın A olduğunu bildiğim halde bana daha mantıklı gelen şıkkı sırf dersanede hoca açıklama yapmadan doğru cevap budur sınavda bunu işaretleyeceksiniz dediği için klabimin sesine kulak vermişimdir :) Çünkü burnuma burnuma sokulan şeylerden nefret ediyorum. Şimdilerde de şu "muhteşem yüzyıl" adlı diziyle ilgili aynı şeyleri hissediyorum diziyi seyretmedim seyretmeyeceğim de. Medya diziyi hem burnumuza hem gözümüze ısrarla sokmakta. Diziyi seyredenler yorum yaparken benim olayın dışında kaldığım yanılgısına düşülmesin.Bereket versin ki ben seyretmesem de o kadar çok hakkında konuşulup yazıldı ki bizzat çekiminde bulunmuş kadar diziye vakıf oldum. Sağolun var olun ne diyeyim. Bu da bana kapak olsun. "Direnebildiğin kadar diren bakalım nereye kaçabileceksin" şeklinde dış sesin tehditleri hala kulağıma çalınıyor.
Şimdi gelelim asıl mevzuya kadeşim bu kadar patırtı kütürtünün ne manası vardı ben çözebilmiş değilim. Öncelikle bu bir televizyon dizisi neden olaya belgesel çekiliyormuş boyutunda yaklaşılıyor anlamıyorum. Bir dizide dizinin tutması için aşk da olur seks de olur entrika da olur bunun da herkes farkındadır sanırım. Ne bu şiddet bu celal! Harem mevzuu şimdiye kadar yoktuda şimdi bunlar mı uydurdu hadi diyelim ki öyle adı üstünde kurgu. Birisi kuruyor yani kafasında.
İşin garip tarafı dizinin tarihi tüm çıplaklığıyla yansıttığı bir nokta var bu hır gür buna benzer mevzular yüzünden daha önce de çıkmış. Hani tarihçiler "tarih tekerrürden ibaret değildir bu bir yanılsamadır" diye yırtınıp dururlar ya hemen ona misilleme bir cevap vereyim bu ülkede tarih tekerrürden ibarettir hep bozuk plak misali başa sarar durur. Aşağıdaki habere bakınız:
"Bu, 'padişah' ve 'saray' konulu bir proje yüzünden Türkiye'de çıkan ilk polemik değil. Ülkemizde 1990'da vizyona giren "The Favorite" (Gözde) filminin de o dönem fırtınalar kopardığı ortaya çıktı.Dönemin Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek, TRT'ye açıklamalar yaptı, gazeteler 'Bu film oynatılamaz' diye başlıklar attı. Çünkü saraya köle olarak satılan Fransız Aimee'nin, yani Nakşidil Sultan'ın hikayesini konu alan filmde, onaylanmayan sevişme sahneleri vardı. Film denetime girdi, Padişah Abdülhamit'in Aimee ile ilk kez beraber olduğu sahne kesildi. Gerekçe ise filmin padişahı sevişirken terli göstermesi, zayıf, yetersiz ve aciz olarak yansıtmasıydı!"
Güleyim mi ağlayayım mı karar veremedim. Demek istiyorum ki ülkemizi sevelim tamam tarihimize sahip çıkalım eyvallah ama bunu yaparken tüm dünyaya gözlerimizi,beynimizi ve kalbimizi kapayarak değil bilakis tüm evreni kucaklayarak yaparsak daha verimli sonuçlar elde edebiliriz. Geçmişimizi mükemmelleştirmemize ya da idealize etmemize gerek yok sadece olayları ya da insanları o dönemin şartlarına göre değerlendirmeye ve doğrusuyla yanlışıyla yine kendi geçmişimizi sevmeyi denersek inanıyorum ki bu kadar komik polimikler yaşamayacağız. Bu son yine pek anaç bir demece döndü ama hissiyatım budur. Sevelim sevilelim ama zinhar sevişmeyelim :))

10 Ocak 2011 Pazartesi

Çoh gıymetli gadınlarımız

2011 yılına gerçekten bomba gibi girdik ve bomba gibi haberlerin ardı arkası kesilmiyor. İşte onlardan biri :
İsrail'deki Weizmann Enstitüsü ve Wolfson Hastanesi'nin araştırmasına göre, kadınların gözyaşındaki bir kimyasal, erkeklerde testosteron hormonunu düşürüyor.
Gözyaşının erkekte cinsel isteği de azalttığı, bu bulgunun prostat kanseri tedavisinde kullanılabileceği açıklandı.Prof. Noam Sobel, "Testosteron hormonu seviyesinin azaltılmasıyla önlenebilecek ya da tedavi edilebilecek birçok hastalık var. Bunların başında da prostat kanseri geliyor. Şu anki metodların birçok yan etkisi var ancak gözyaşıyla bu yan etkilerden kurtulmak mümkün" dedi.
Valla ben bu haberi okurken birbiriyle bir hayli çelişkili düşünceler beynimin içinde gel gitlerine başladı. Olaya "bir bu eksikti etinden, sütünden olayının dibine vuruldu bir bu kalmıştı anasını satayım göz yaşımızı da alın bize bir şey kalmasın" dan tutun da " hımm demek yıllardır en çok sinir oldukları şeye muhtaç oldular, 'Ağlayan kadına dayanamıyorum' faslının da sonuna geldik" şeklinde birçok tilkiye ait bir çok kuyruk geldi gitti. Ya da 'vay anasını yıllardır ne kadar kutsal varlıklar olduğumuz söylenirdi de kimse tınlamazdı meğer gerçekten doğruymuş baksana yav kansere deva oluyoruz' geldi. Ya da 'ama açıklamada kadının gözyaşının testeron oranını düşürdüğü yazıyor bu bir nevi iğdiş etme olayını çağrıştırıyor bu mudur gözyaşlarımızın etkisi' diye gitti. Ya da 'hah işte kadınları ağlatmaya doyamayan şahıslara albeni reklamındaki bahanelerden birini aratmayacak bir sebep daha -öküzlüğümden değil herşeyi insanlık için yaptım' diyebilme şansı doğacak' şeklinde soldan soldan geldi.Ya da 'ben ki her ota çöpe ağlar kendimi heder ederim iki gözüm iki çeşme her diziye biterim bu durumda kaç hayat kurtarabilirim'e kadar uzayıp gitti bu düşünceler.
İşin bir de şöyle bir yanı var bu gözyaşları hangi ortamda ne tür kadınlardan alınacak. Gerçekten hayatı boyunca baskı altında kalmış hep itilmiş hep aşağılanmış her daim yuvası için didinmiş ama hakettiği mutluluğu tadamamış hayattan payına düşeni alamamş acılı bir ana yüreğinden yavrusu için akıtılmış göz yaşları ile 'ama bu parti benim istediğim gibi olmadı' diyen kadının gözyaşları arasında bir fark olacak mı? Allah göstermesin bir fark varsa ve de ilk kadının göz yaşı daha değerliyse bu durumda ilk kadın daha mı fazla üzülecek? Ki daha iyi sonuç alınabilsin. Valla olur mu olur...
Not:eh bu arada sütümü helal etmem sadece çocukları kapsıyordu bu sayede daha kapsamlı beddualar yapabilecez :) "bak bey gözyaşımı helal etmem gel etme eyleme aksi söz söyleme"ye döner bu iş. Bak siz de peynir demedi demeyin...

6 Ocak 2011 Perşembe

Biri Bizi Kekliyor


İnternetten dizi indirip seyretme yeni çağın hastalıklarından biri olsa gerek. Neden internetten? Neden adabıyla zamanı gelince yavaş yavaş sindire sindire değil? Cevabı veriyorum, çünkü tüketim çağındayız herşeyi hızlı bir şekilde tüketmemiz gerekiyor koskoca yedi gün beklenilmez bunun yerine dizinin tüm sezonları indirilir birkaç hafta içerisinde beynin tüm kılcal damarları genişleyip gözler pörtleyinceye, gün ağarıncaya kadar dizi seyredilir. Ben de çağımın gereklerini yerine getiren bir zatı muhterem olarak birçok dizinin yanısıra geçen sene "Flashforward"a kitlenmiştim.Tam işte yeni bir dizi buldum derken canım dizim televizyondan kaldırıldı.Bence süper bir diziydi. Bermuda şeytan üçgeninin üç ayağıda sabitti; aşk, bilimsel gerçekler ve gizem. Budur işte bir dizide daha başka ne olacaktı? Neymiş efendim reyting oranları düşükmüş diye diziyi yayından kaldırdılar. Ben çok büyük bir hevesle yeni sezonu beklerken el ele el başa kaldım. Nasıl olur ama nasıl kaldırırlar bu bana yapılır mı şeklindeki nidalarımın ABC stüdyolarına ulaştığını zannetmiyorum. Dizinin yayından kaldırılışını sindirmem biraz zamanımı almış olsa da bu acı olayı kalbimin derinliklerine gömmüştüm. Ta ki geçen günkü haberlerde Amerika'nın Arkansas eyaletindeki kuş ölümleriyle ilgili haberi duyuncaya kadar. Anaammmm dizim gerçek mi oluyor diye tırsmadım değil. İşin şakası bir tarafa insan dizi ile gerçek dünya arasında ki bezerlikleri farkettiğinde ürkmüyor değil. Dizide black out denilen tüm dünyada gerçekleşen iki dakikalık bir bilinç kaybı meydana geliyor ve bu olayı gerçekleştiren insanlar ilk olarak daha küçük bir bölgede (Somali'de) deney yapıyorlar. Bu deneyin sonucunda o bölgedeki kargaların hepsi ölüyor. Sadece belirli bir kuş türü. Amerika'da da sadece karatavuk kuşunun ölmesi dikkat çekiyor. Son gelen haberlere göre yine Arkansas nehrinde tek bir balık türünün (tambur balıklarının) hepsinin ölülerinin suyun yüzeyine vurduğu belirtiliyor. Araştırmayı yapan bilim adamları henüz kamuoyuna açıklama yapmadılar. Araştırmaardan sonra bir açılama yaparlar mı? Bu olayların ne tür bir açıklaması olabilir? Ve bu açıklama bizi keser mi? Sorularının yanıtlarını size bırakıyorum. Dizi de insanlık bu bilinç kaybı sürecinde geleceği, 6 ay sonrasını görmüştü. Şimdi sırada gerçekleşmesi beklenen bir "black out" mı var? Varsa bile insanoğlunun görebileceği güzel bir gelecek (ya da sadece gelecek mi demeliydim) var mı?

3 Ocak 2011 Pazartesi

Biri Bizi Gözetliyor

Efendim aranızda George Orwell'in 1984 adlı süper romanını okumayanlar varsa ben hemen özetleyeyim bahsi geçen kitapta bir büyük birader vardır. O her yerde her şekilde herşeyden haberi olandır. "Big Brother is watching us" olayı budur.Tüm insanlık kameraların gözetimi altında sözümona özgür bir şekilde yaşamaktadır. İşte bu özgür ülkede insanlık ruhani anlamda bir çok açlık yaşadığı gibi fiziksel anlamda da birçok açlık yaşamaktadır ne yazık ki. Buna rağmen haberler geçen yıldan bu yana kişi başına artan gelirlerden tut da artan refah düzeyine kadar her türlü iyileşmeden (?) tek tek bahsetmektedir. Bu ülkede gerçek bugünden yarına sürekli değişmekte fakat kimse bunu farketmemektedir. "Bugün bu ülkeyle savaştayız yüzyıllardan beri bu durum böyle" denilirken yarın şu ülkeyle savaştadırlar ve yüzyıllardır süren dava artık bu iki ülkenin arasında geçmektedir. Bu değişen haberle beraber tüm tarihi de her seferinde değiştirip kaynakların hepsini yeniden yazarlar. Ve kimse ne oluyor dün böyleydi bugün neden böyle dememektedir. Kimse sorgulamamaktadır. Olayın özü budur.
"Aaaa bu kadarı da olmaz canım, nasıl oluyor da tüm ülkenin belleğini bir gecede değiştiriveriyorlar kurmaca işte" diyenleriniz var tabii ki içinizde. Lakin bakınız canım ülkeme nasıl oluyorda biz bir günden diğer güne hızla değişen gündem içerisinde asıl üzerinde durmamız gereken konuları unutuveriyoruz. Artık herşeyden geçtim sadece 2010 yılında kaybedilen ve yok edilen kültürel mirasımıza yok edilmeye çalışan canım doğamıza ya da şu HES (Hidro elektrik santral) projelerine bir bakın. Bu HES'lerin her biri bir başka doğa harikasının üzerine konuşlanacak ve ne yazık ki oraya ait ne varsa herşey yok olacak. Geçen sene birçok hes projesi protestolar nedeniyle 2011'e ertelendi. Çünkü biliniyor ki her birimiz ( ben dahil) balık hafızasına sahibiz. Dolayısıyla bir kaç ay sonra biz her şeyi unutmuş olacağız, onlar santrali kurmuş olacak, ve biz onun oraya ne zaman konulduğunu bile anlayamadan oradaki doğa ve onun parçası olan bitki örtüsü veya hayvan türleri yok olup gitmiş olacak, onlar gayrisafi milli hasıladan paylarına düşen koca dilimi ceplerine indirmiş olacak. Biz arkasından tüh vah yazık diyecez sonra ne için üzüldüğümüzü dahi unutup günümüzü gün etmeye devam edecez.
O zaman ne yapmalıyız bu durumdan vazife çıkartıp ülkemin geleceği için bir araya gelmeliyiz.
bütün dünya buna inansa
hayat bayram olsa
insanlar el ele tutuşsa, birlik olsa
uzansak sonsuza
Şeklinde mutluluk ve inanç dolu son mesaj vermek yerine gözünüzü dört açın geleceğimizi bir avuç paragözün sermayesi yapmayın demek istiyorum. Keşke adımı gizleyeydim daha neler neler derdim. Lakin meslekten dolayı ağzımı ne bozabiliyorum ne de adabıyla açabiliyorum. Anlayacağınız hanım kadın çizgimden çıkmadan yazıyı burada bitiriyorum :)