Yav İzmit'te değil de nerde yaşıyorum acaba ben? Bir yağmur ormanında felan mı anlamadım gitti. Yok yok ben bunların hepsini hakkettim. Yok efendim "ben öyle kalabalık şehirlerin adamı değilim" dedim. "Ben bahçeli ev isterim, sitede oturamam" dedim. "Ben hergün yok alt komşu yok üst komşu, balkonunu yıkadı, mendilini çırptı, ışığı yaktı, televizyonu açtı derdiyle uğraşamam" dedim. "Hergün birsürü insana yıl içerisinde bir kez kapısını bile açmayacağını bildiğin halde her seferinde selamlaşmalar bize de beklerizler falanlar filanlar ben gelemem" dedim. "Hatta oturduğum evin bahçesi yetmiyor ben daha büyük bahçeli bir ev istiyom" dedim. "Ben bağ bahçe yapacam, doğayla içiçe bir hayat yaşayacam" dedim. Dedim. Şimdi de tükürdüklerimin hepsini yalıyorum arkadaşlar. Ben artık her bir yeri betonarme olan maksimum yeşili yapa çimlerde görebileceğim bir mekanda yaşamak istiyorum. Ben ki burda büyüdüm buranin kertenkelesine, çekirgesine, otuna, böcüğüne bir çok travmatik olay sonucunda alıştım. Ama bu son olay benim bile yüreğime inecekti nerdeyse.
Efendim geçen gün kendimi alişverişe vermişim mutlu mesut deşarj olmuş bir şekilde evime dönmüşüm tam bahçe kapısının merdivenlerden çıkacakken birşeyin kıpardadını gördüm gayri ihtiyari çığlık atıp zıpladım. Birşey diyorum çünkü gözümde güneş gözlüğü varken kör oluyorum evet doğru okudunuz daha genç yaşlarda sağırlık da yapıyordu ama geçti zamanla umuyorum ki beynim tüm insanlığın çaba sarfetmeden yaptığı bir şeyi yapabilecek duruma gelecek :)) Bu konuya daha detaylı olarak girmek isterdim lakin başka bir yazıya inşallah. Neyse efendim ben can hıraş güneş gözlüklerimi çıkarttım bir de ne göreyim? O kıpırdayan şey bir yılanmış. Evet evet bu kısmıda doğru okudunuz bir yılan. Bak ismi bile insanı ürpertiyor. Tabi ki bir kobra veya engerek felan değildi bildiğiniz 50-60cm kör yılan denilen cinsten bir şeydi. Beni o anda görmenizi isterdim. Sokağa doğru korkudan çıkmayan sesimle bana yardım edecek birileri için yırtınırken. Evimin erkeği de yok o günlerde işin kötüsü ( ah ah işte böyle anlarda eşlerinin gözünde erkeklerin nasıl bir tahta oturduklarını bir bilseniz aklınız çıkar) Ben de bunun üstüne tüm gücümü toplayıp elime bir baston aldım ve sürekli önü ve arkası hareket eden terliğimin altında olduğu kanısında bulunup (bakınız ne kadar zeki bir insanım terliğin kendi başına hareket edemeyeceği yargısından yola çıkarak yılanın terliğin altında olduğu kanısına ulaştım) Terliği kaldırdım sağolsun arkadaş çöreklenmiş bekliyor. Artık benim içimdeki dehşeti siz tahmin edin. Çünkü ben kelimelerin bittiği yerdeyim :)
neyse sonunda karşı karşıya kaldık ben ne yalan söyleyeyim biraz korkudan biraz da yavru olduğunu düşündüğüm için hayvanı öldüremedim. Aklımdan yüzlerce şey geçti bir anda. "ya yavruysadan tut da yılanların öcü filmine kadar alabildiğine karışık duygular içinde en son eylemsizlik kararı aldım. Sonra karşılık olarak bu hainde evimin bodrumuna girdi ondan sonra ben de evini bana açan bir arkadaşıma sığınıp evi tamamiyle ona bıraktım. Bilmiyorum artık o bodrumun kapısını da hangi babayiğit ne zaman açar, bunun anne babası kardeşleri var mıdır? Ya benim ne işim olur doğayla felan. Yemin ediyorum bu akşam da eve yarasa girdi zaten bir üçüncü olay daha olursa bu evden taşınmam farz olur valla babaocağı, doğa, yeşil kafamdaki tüm bu büyülü kavramlar yerini korku, dehşet, vahşet gibi kavramlara bırakıyor korkudan ektiğim patatesleri bile sulayamıyorum hadi onu geçtim zamanı gelince toprağı nasıl kazarım.
Ana düşünce: korku inanılmaz bir duygudur insanın beynini anında bloke eder aynı zamanda bilinçaltındaki diğer korkulara da yataklık yapıp hep beraber büyüyüp gelişmelerine ve hatta serpilmelerine neden olur. Burda usta besteci kayhanı da sevgiyle anıyorum "yılandan korkmam yalandan korktuğum kadar" cümlesine ...... şeklinde cevap veriyorum ve bana istediğiniz kadar gök kuşağının her renginden yalanlar söyleyebileceğinizi sadece kabuklu, parlak, kaygan ya da tüylü, sürünen, uçan, zıplayan şeylerle kapıma dayanmamanızı rica ediyorum.
21 Ağustos 2011 Pazar
6 Ağustos 2011 Cumartesi
The Refakatçi Chronicles 3. Bölüm
"Kuşak farkı" kavramını ilk kez ilkokul 5. sınıftayken öğretmenimiz kim bilir hangi konuyu anlatırken duymuştum duyar duymaz da "aaa bizim ailemizde de böyle bir şey var mı?" diye o minik beynimle sorgulayp bizim evde olmadığına karar vermiştim. Taki ergenliğe kadar. "Aman bu kuşak farkı da neymiş" diye düşünürken bir anda aile içinde yaşanan gerginlik, kendini ifade etme çabası ve tartışmalarının içine girdiğim dönemde kafama dank etti ve ahan da budur kuşak farkı/çatışması şeklinde yıllar önce belleğime kazınmış olan bu canım kavramın yeniden farkına varmıştım. Ama o dönemde de şöyle bir yanılsamaya düşmüştüm kuşak çatışmaları ebevenyler ve ergenleri arasında olur. Süreç içinde bu yanılsamanın da ayırdına varıyorum. Ve bu, hızla gelişen dünyada kuşak farkı veya çatışması için aradan bir nesil geçmesine hiç gerek kalmamış. On yıllık dönemlerde yeni yeni kuşaklar oluşmaya başlamış. Örneğin ben 78 doğumluyum benim şahsi kanaatim 80den sonra doğanlarla 70ten sonra doğanlar arasında inanılmaz büyük bir fark olduğu. Biz kendi ilk gençlik dönemimizde ne kadar çılgın ve özgürlükçü olmaya çalışırsak çalışalım ne kadar kendi dönemimizin tabularını kırmaya çalışırsak çalışalım yine de daha gelenekselci bir yapıya sahip olduğumuzu, 80 ve 90 doğumluların gerçekten daha bireyselci bir yaklaşımla büyüyüp ( nedeni aileler mi yoksa değişen dünya mı bilmiyorum ama daha çok darbe çocukları olmalarına bağlıyorum), "ben" kavramını daha fazla içselleştirmiş bir nesil olduğunu düşünüyorum. Doğal olarak 70 kuşağı pek bir akli selim kalıyor yanlarında.
Diyeceksiniz ki "hoppala hastane geyiğinde kalmıştık en son ne oldu?" ahan da işte devam ediyorum ve yan yataktan karşı yatakla ilgili maceralarıma geçiyorum.
Karşı yataktaki hastanın refakatçileri tam bombaydı. Bir kız vardı 20li yaşların başında sanırım hem gençliğin hem de kendi seçimlerinin rahatlığıyla biraz fazlaca özgür ruhlu bir kızcağızdı. Birkaç gündür hastanede kalmak belli ki benim üzerimde yarattığı etkiyi pek de yaratmamıştı onda. Mesela hala her sabah uyandığında eline aynasını alıp onca hasta ve hasta yakınının yanında bir güzel kaşlarını alabiliyordu veya hiç bir fırsatı kaçırmadan babişkosunun yanında etrafa mavi boncuklar dağıtabiliyordu. Ben de bu sırada bir sandalyeye oturmuş hayretle olan biteni izliyordum :)) Günlerden birgün kara yağız genç doktorumuz ( ki keza kendileri benim kara listemde olur ) kızın babasının pansumanını yapmaya geldi. İşte bu sırada geçen bir diyaloğu sunuyorum size;
kız: aaaa siz pansuman yaparken ben de bakayım. (diyerek çocuğun ağzının içne girdi zaten)
genç doktor: siz de bu işlerle ilgili misiniz? diye sordu ( beyin ameliyatlarında doktordan başka kimse pansuman yapamadığı için mi yoksa içtenlikle sorulan bir soru mu yoksa muhabbet devam etsin diye mi soruldu soru o kısmını ben çözemedim.)
kız: yoooo aslında ben üniversitede fooğrafçılık okudum bir dönem ödev için hayvan hastanelerinde ameliyatlara katıldım, dedi. ( ben bu sırada güleyim mi ağlayayım mı sürekli giden gelen duygular içinde şunları düşünüyordum. Nasıl yani şimdi bu durumda babanı hayvanlarla bir, geniş egosu bir hayli şişkin olan beyin cerrahımızı veterinerlarle daha da önemlisi kendini de bu işlere vakıf kişilerle bir mi tutmuş oluyorsun soruları arasında gidip gelirken diyoluğun diğer kısımlarını kaçırmışım :)) tühhh.)
Diyoloğu kaçırdım ama daha sonraki kısımlar daha eğlenceli ben tam sigara içmekten dönerken koridorda bir ses bi karmaşa kızımız bayılmış. Genç doktorumuz da gerçek bir beyaz atlı prens olarak onu kucaklayıp yatağa yatırdı tansiyonunu ölçtü vs vs. Daha sonra onun nöbeti bitti o sırada başka biri geldi onun nöbetinde de genç kızımız bacağını kestiği için bacağına pansuman yapıldı ve tetenoz iğnesi vuruldu yine vs vs. Ben gerçekten yaşlanıyorum galiba bu olaylar bana gerçekten çok uzak işin garip tarafı gençken de çok uzaktı. İşte bu nedenle kuşak farkı diyorum. Daha bir ne istediğini bilen ve istediklerini elde etmek için uğraşan bir nesil var artık karşımızda :)))
Not: god bless us :)))
Diyeceksiniz ki "hoppala hastane geyiğinde kalmıştık en son ne oldu?" ahan da işte devam ediyorum ve yan yataktan karşı yatakla ilgili maceralarıma geçiyorum.
Karşı yataktaki hastanın refakatçileri tam bombaydı. Bir kız vardı 20li yaşların başında sanırım hem gençliğin hem de kendi seçimlerinin rahatlığıyla biraz fazlaca özgür ruhlu bir kızcağızdı. Birkaç gündür hastanede kalmak belli ki benim üzerimde yarattığı etkiyi pek de yaratmamıştı onda. Mesela hala her sabah uyandığında eline aynasını alıp onca hasta ve hasta yakınının yanında bir güzel kaşlarını alabiliyordu veya hiç bir fırsatı kaçırmadan babişkosunun yanında etrafa mavi boncuklar dağıtabiliyordu. Ben de bu sırada bir sandalyeye oturmuş hayretle olan biteni izliyordum :)) Günlerden birgün kara yağız genç doktorumuz ( ki keza kendileri benim kara listemde olur ) kızın babasının pansumanını yapmaya geldi. İşte bu sırada geçen bir diyaloğu sunuyorum size;
kız: aaaa siz pansuman yaparken ben de bakayım. (diyerek çocuğun ağzının içne girdi zaten)
genç doktor: siz de bu işlerle ilgili misiniz? diye sordu ( beyin ameliyatlarında doktordan başka kimse pansuman yapamadığı için mi yoksa içtenlikle sorulan bir soru mu yoksa muhabbet devam etsin diye mi soruldu soru o kısmını ben çözemedim.)
kız: yoooo aslında ben üniversitede fooğrafçılık okudum bir dönem ödev için hayvan hastanelerinde ameliyatlara katıldım, dedi. ( ben bu sırada güleyim mi ağlayayım mı sürekli giden gelen duygular içinde şunları düşünüyordum. Nasıl yani şimdi bu durumda babanı hayvanlarla bir, geniş egosu bir hayli şişkin olan beyin cerrahımızı veterinerlarle daha da önemlisi kendini de bu işlere vakıf kişilerle bir mi tutmuş oluyorsun soruları arasında gidip gelirken diyoluğun diğer kısımlarını kaçırmışım :)) tühhh.)
Diyoloğu kaçırdım ama daha sonraki kısımlar daha eğlenceli ben tam sigara içmekten dönerken koridorda bir ses bi karmaşa kızımız bayılmış. Genç doktorumuz da gerçek bir beyaz atlı prens olarak onu kucaklayıp yatağa yatırdı tansiyonunu ölçtü vs vs. Daha sonra onun nöbeti bitti o sırada başka biri geldi onun nöbetinde de genç kızımız bacağını kestiği için bacağına pansuman yapıldı ve tetenoz iğnesi vuruldu yine vs vs. Ben gerçekten yaşlanıyorum galiba bu olaylar bana gerçekten çok uzak işin garip tarafı gençken de çok uzaktı. İşte bu nedenle kuşak farkı diyorum. Daha bir ne istediğini bilen ve istediklerini elde etmek için uğraşan bir nesil var artık karşımızda :)))
Not: god bless us :)))
5 Ağustos 2011 Cuma
The Refakatçi Chronicles 2. Bölüm
Hastane, hasta, hastalık ve ameliyat muhabbetlerinin bu kadar çabuk sona ermeyeceğini tahmin etmeliydiniz. Hazır böyle bir kaynak bulmuşum peşini bırakır mıyım? Ooo daha ne eğlenceli olaylar var onlardan da bahdecem. İleride ünlü bir yazar olduğumda peynir hanım bu hikayeleri nereden buluyorsunuz sorusuna cem yılmaz tarzı bir cevap vermek yerine ben " efendim bir sanatçı olarak çevremdeki tüm olaylara karşı oldukça duyarlı bir insanım ve benim esin kaynağım sizlersiniz, sizlerin varoluşunuzla besleniyorum ve gittikçe semiriyorum" şeklinde cevap verecem. Bakınız Yaşar Kemal beyfendiye adam kalkıp 4 ciltlik ince mehmet boyunca Çukurova'yı anlatmış kalkıp karadenizin sarp kayalıklarından yeşilden maviye maviden laciverte akan renk curcunasından bahsetmemiş diyerek bir de polimik yaratacam ki söz hakkı doğsun ortalık karışsın, peynirciler yasar kemalcilerle kapışsın,eserlerim çok satsın diye türlü dalevereler çevirecem. Canım yazarın tüm yeteneğini ve tüm beceresini Adanalı olmasına indirgeyip ve de bağlayıp karizmasını yerle bir etcem :))) Nasıl ama bir paragraf içinde kendi alanında duayen olmuş iki yeteneğe "çamur at izi kalsın" taktiğiyle yaklaşıp kendi engellenemez yükselişimi garantilemiş oldum :)
Şimdi asıl mevzuuya geri dönüp bir refakatçi gözüyle insanları ve insan ilişkilerini yeniden irdeleyelim. Maslow teorisini herkes bilir de isimden çıkartamaz. Hani şu meşhur insan gereksinimlerini bir piramid şeklinde gösteren teorem.En alt kısımda piramidin tabanını oluşturan şey fiziksel gereksinimlerdir yeme içme barınma uyku vs yer alır. Sevgi tarzı gereksinimler 3. kattadır. Peki nerden geldik bu konuya,neden bunları anlatıyorum. Canım efendim ileride çocuğunuz hastalanırsa asla eşinizi (beyinizi) refakatçi olarak yanına bırakmayın diye. Çünkü gerçekten yeme içme kısmı erkekler için hiçbir şekilde öncelik sırasını kaybetmiyor ve uykunun yerini hiçbir şey doldurmuyor. Koşullar ne olursa olsun kadın yanındaki hastayla kendinden daha fazla ilgilenirken erkek piramidin temeliyle daha çok haşır neşir oluyor. Hemen ordan itiraz sesleri yükselmeye başladı bakıyorum ama unutmayın bu bir kurmaca değil günce deneyimlerime dayanarak yazıyorum. Hemen itiraz etmeyin bakın insan oğlu bunun da testini yapmış şimdi testin adını hatırlayamayacağım ama anne ve babayı çocuğundan ayrı aç susuz ve uykusuz bırakıp ( ne kadar süreyle olduğunu da hatırlayamıyorum) daha sonra içinde yemek, içecek, yatak ve çocuklarının bulunduğu bir odaya salıverdiklerinde kadınlar doğruca çocuklarının yanına erkekler ise ilk olarak masaya daha sonra çocuğa gitmişlerdir. Eeee ispatlanmış işte. Şimdi de diyeceksiniz ki bu tür kuramsal testler genellikle 1800lere ya da 1900lerin başında yapılmış şimdiki erkekler böyle davranmaz en azından benim eşim, sevgilim veyahut babam bu kuramın dışında kalır. Biliyorum. Kesin bu üçlü her zaman istisnadır. Kimse babasının kötü bir insan olduğunu kabul etmez kimse sevgilisinin onu suya değişebileceğine ya da eşinin onu aldatabileceğine inanmaz :)) Bize ait olan bu üçlü sütten çıkmış ak kaşıktır ben de asla aldatılabileceğime ya da bu sıcakta buz gibi bir kutu kolaya değişilebileceğime inansam dünya başıma yıkılırdı. Benimkiler de pamuk prensesisin pamuk elleri kadar ak ve temizler.Neyse efendim bu süreç içerisine erkeklerin bir kısmı evrimlerini tamamlayıp aramıza katılabildiyse ne mutlu gelecek nesiller için. Hala umudumuz olabilir o halde :)))
Bak yine konuyu dağıttım asıl konudan uzaklaştım sanılmasın sadece yerini hazırladım. Koğuşumuzda yan yatakta yatan 18 yaşında bir çocuk vardı anne diğer çocuğuyla ilgilenmek zorunda olduğu için eve giderken sonsuz bir güven içinde çocuğunun yanına babasını bırakarak gönül rahatlığı içinde odan adımını attı.Bu asil görevi üstlnmiş olan şovalyemiz yani amcam bütün gün uyudu, uyandı, yemek yedi, sıkıldı, dolaştı. Bu arada biz de bir kaç KADIN çocuğun bakımını üstlendik. Ameliyattan sonraki gün bile çocuk açtı dayanamayıp doktorun tavsiye ettiği şekilde yedirip içirdik vs. Ne diyim ben karşımdaki insana çocuk en az 70 saat aç ve susuz kaldı bu nedenle hala gözünü açamıyor mu diyeyim. O da bizzat ordaydı daha ne diyeyim ki. Neyseki bir hatun kişi hormonlarına karşı duramayıp benimle beraber çocuğa yardıma elini sakınmadı çocukla ilgilendi. Sağolsun. Sonuç olarak çocuk biraz daha kendine geldi biz de o günde dünyayı kurtarmanın vermiş olduğu şevkle ve kıvançla derin uykularımıza dalma şerefine nail olduk.
Not: lütfen cinsel ayımcılık yaptığım düşünülmesin yarın da hemcinslerimden bahsedecem daha eğlenceli dedikodular sizi bekliyor.
Şimdi asıl mevzuuya geri dönüp bir refakatçi gözüyle insanları ve insan ilişkilerini yeniden irdeleyelim. Maslow teorisini herkes bilir de isimden çıkartamaz. Hani şu meşhur insan gereksinimlerini bir piramid şeklinde gösteren teorem.En alt kısımda piramidin tabanını oluşturan şey fiziksel gereksinimlerdir yeme içme barınma uyku vs yer alır. Sevgi tarzı gereksinimler 3. kattadır. Peki nerden geldik bu konuya,neden bunları anlatıyorum. Canım efendim ileride çocuğunuz hastalanırsa asla eşinizi (beyinizi) refakatçi olarak yanına bırakmayın diye. Çünkü gerçekten yeme içme kısmı erkekler için hiçbir şekilde öncelik sırasını kaybetmiyor ve uykunun yerini hiçbir şey doldurmuyor. Koşullar ne olursa olsun kadın yanındaki hastayla kendinden daha fazla ilgilenirken erkek piramidin temeliyle daha çok haşır neşir oluyor. Hemen ordan itiraz sesleri yükselmeye başladı bakıyorum ama unutmayın bu bir kurmaca değil günce deneyimlerime dayanarak yazıyorum. Hemen itiraz etmeyin bakın insan oğlu bunun da testini yapmış şimdi testin adını hatırlayamayacağım ama anne ve babayı çocuğundan ayrı aç susuz ve uykusuz bırakıp ( ne kadar süreyle olduğunu da hatırlayamıyorum) daha sonra içinde yemek, içecek, yatak ve çocuklarının bulunduğu bir odaya salıverdiklerinde kadınlar doğruca çocuklarının yanına erkekler ise ilk olarak masaya daha sonra çocuğa gitmişlerdir. Eeee ispatlanmış işte. Şimdi de diyeceksiniz ki bu tür kuramsal testler genellikle 1800lere ya da 1900lerin başında yapılmış şimdiki erkekler böyle davranmaz en azından benim eşim, sevgilim veyahut babam bu kuramın dışında kalır. Biliyorum. Kesin bu üçlü her zaman istisnadır. Kimse babasının kötü bir insan olduğunu kabul etmez kimse sevgilisinin onu suya değişebileceğine ya da eşinin onu aldatabileceğine inanmaz :)) Bize ait olan bu üçlü sütten çıkmış ak kaşıktır ben de asla aldatılabileceğime ya da bu sıcakta buz gibi bir kutu kolaya değişilebileceğime inansam dünya başıma yıkılırdı. Benimkiler de pamuk prensesisin pamuk elleri kadar ak ve temizler.Neyse efendim bu süreç içerisine erkeklerin bir kısmı evrimlerini tamamlayıp aramıza katılabildiyse ne mutlu gelecek nesiller için. Hala umudumuz olabilir o halde :)))
Bak yine konuyu dağıttım asıl konudan uzaklaştım sanılmasın sadece yerini hazırladım. Koğuşumuzda yan yatakta yatan 18 yaşında bir çocuk vardı anne diğer çocuğuyla ilgilenmek zorunda olduğu için eve giderken sonsuz bir güven içinde çocuğunun yanına babasını bırakarak gönül rahatlığı içinde odan adımını attı.Bu asil görevi üstlnmiş olan şovalyemiz yani amcam bütün gün uyudu, uyandı, yemek yedi, sıkıldı, dolaştı. Bu arada biz de bir kaç KADIN çocuğun bakımını üstlendik. Ameliyattan sonraki gün bile çocuk açtı dayanamayıp doktorun tavsiye ettiği şekilde yedirip içirdik vs. Ne diyim ben karşımdaki insana çocuk en az 70 saat aç ve susuz kaldı bu nedenle hala gözünü açamıyor mu diyeyim. O da bizzat ordaydı daha ne diyeyim ki. Neyseki bir hatun kişi hormonlarına karşı duramayıp benimle beraber çocuğa yardıma elini sakınmadı çocukla ilgilendi. Sağolsun. Sonuç olarak çocuk biraz daha kendine geldi biz de o günde dünyayı kurtarmanın vermiş olduğu şevkle ve kıvançla derin uykularımıza dalma şerefine nail olduk.
Not: lütfen cinsel ayımcılık yaptığım düşünülmesin yarın da hemcinslerimden bahsedecem daha eğlenceli dedikodular sizi bekliyor.
3 Ağustos 2011 Çarşamba
bir refakatçinin anıları
eeee aslında geçen gün hastane muhabbetine girecektim ki nasıl olduysa tatille başlayıp tatille bitirmişim yazıyı. Eh işte insanın fikri neyse zikri o olur sözüne güzel bir örnek oluşturmuşum. Görüyorsunuz ki yazılarımın altında binlerce gizli öğreti var. Bir Waltman bir ben üniversitedeyken Waltman'dı sanırım "grass" adlı bir şiirini inceliyorduk adam bir ot demiş bildiğin çimen işte, anam bizim hocalar bir ot lafından neler çıkardılar neler. yok efendim şiirde waltman ot derken hem bireyin kendisini hem toplumu kastediyormuş da yok efendim öyleymiş de böyleymiş de ben de bu arada yanımdakine "hakkaten bu adam bu şiiri yazarken bu kadar şeyi bilinçli olarak mı kastetmiş?" diye saf saf soruyorum tabii. Daha sonra kndi kendime de düşündükten sonra kararımı verdim "yok canım daha neler" şeklinde. Dediğim gibi bir Waltman bir ben bir yazarız artık altında ne yatıyor nasıl bir öğreti var o okuyucuya kalmış ( böylece topu da size atıp anlayamıyorsanız sorun sizde diyorum çaktırmadan ona göre)
Efendim bu seferki hastane geyiklerimiz bir hasta gözüylen değil bizzat refakatçi gözüyle aktarılacaktır. Öykünün ana düşüncesini ben şimdiden yazayım siz boşuna okurken kavram karmaşası yaşmayın. Ana düşünce "koyun can derdinde kasap et derdinde". Güzel ülkemin hastaneleri tadından yenmez mekanlarımızdan olmakla beraber asla girdiğin gibi çıkamayacağın önemli evrimsel mekanlarımızın en önemlileridir. Efendim ister hasta olarak isterse hasta yakını olarak oraya bir kez düştün mü ( allah düşürmesin) hızlı bir dönüşüme uğrarsın çıktığında kendin bile kendine şaşırırsın. Hele hele hastanenin elzem bölümlerinden birisindeysen yatak bulma problemiyle başlar olay yatak derken kastedilen kontenjandır ama doktorlar ve hemşireler ısrarla sana yatak yok dedikleri için sen de için için "hee sorun buysa hallolur" şeklinde bir yanılsamaya düşüp evdeki yatağı kapıp gelmeye niyetlenirsin. Süreç içerisinde yedek kontenjandan çıkar ve asil kadroya geçersin. Onca yalvar yakardan sonra seni bir koğuşa verirler işte şenlik o zaman başlar. Birincisi rica minnet zor kapak attığın bir mekan hakkında söylenmeye yüzün tutmaz ikincisi söylensen bile kim seni ipler "işte kapı işte sapı" modunda ters bir bakış fırlatılıverir allahın şaşar. koğuştaki ilk birkaç saattten sonra yani durumu inkar boyutunu aştıktan sonra kabullenirsin ve tam 24 saat içinde odada kaç kişi varsa hepsiyle kanki hatta akraba oluvermişsindir. Bundan sonraki süreç insanın farkettiğinde en çok içini acıtan bölümdür. Nihayetinde hastaneye girmeden önce belli bir kişiliğin, sosyal statün, egon, tarzın ne dersen de işte seni sen yapan burnundan kıl aldırmayan bir tavrın vardı ya hah işte o tavır 48 saat sonra yok olmuştur sen artık o koridorların bir parçası olmuş saçı başı dağıtmışsındır ve kim olduğunu unutmuşsundur. Üçüncü günde dünya o odadan ibarettir artık ve orda yeni bir dünya kurmuşsundur. Artık hasta bakıcılar, hemşireler ve doktorlarla ilgili tüm bilgileri edinmişsindir oraların hakimi edasıyla odaları bile dolaşmaya başlamışsındır. Taki taburcu günü gelip de gün ışığına çıkıncaya kadar bu yanılsama devam eder (ben buna aslan kral sendromu diyorum). Yola adımını attığın ilk anda ulan ben kaç gündür banyo yapmıyorum saçım başım ne alemde veyahut "anam ayağımdaki bu terliklerle mi dışarı çıkmışım" şeklinde ki sızlanmalarla gerçek özüne dönersin ama çok geçtir artık derinliklerde yaşayan başka bir insan vardır yeni bir hastane macerasında dışarı çıkmaya hazır konuşlanmıştır...
Not: allah kimseyi hastaneye düşürmesin yokluğunu da göstermesin :)))
Efendim bu seferki hastane geyiklerimiz bir hasta gözüylen değil bizzat refakatçi gözüyle aktarılacaktır. Öykünün ana düşüncesini ben şimdiden yazayım siz boşuna okurken kavram karmaşası yaşmayın. Ana düşünce "koyun can derdinde kasap et derdinde". Güzel ülkemin hastaneleri tadından yenmez mekanlarımızdan olmakla beraber asla girdiğin gibi çıkamayacağın önemli evrimsel mekanlarımızın en önemlileridir. Efendim ister hasta olarak isterse hasta yakını olarak oraya bir kez düştün mü ( allah düşürmesin) hızlı bir dönüşüme uğrarsın çıktığında kendin bile kendine şaşırırsın. Hele hele hastanenin elzem bölümlerinden birisindeysen yatak bulma problemiyle başlar olay yatak derken kastedilen kontenjandır ama doktorlar ve hemşireler ısrarla sana yatak yok dedikleri için sen de için için "hee sorun buysa hallolur" şeklinde bir yanılsamaya düşüp evdeki yatağı kapıp gelmeye niyetlenirsin. Süreç içerisinde yedek kontenjandan çıkar ve asil kadroya geçersin. Onca yalvar yakardan sonra seni bir koğuşa verirler işte şenlik o zaman başlar. Birincisi rica minnet zor kapak attığın bir mekan hakkında söylenmeye yüzün tutmaz ikincisi söylensen bile kim seni ipler "işte kapı işte sapı" modunda ters bir bakış fırlatılıverir allahın şaşar. koğuştaki ilk birkaç saattten sonra yani durumu inkar boyutunu aştıktan sonra kabullenirsin ve tam 24 saat içinde odada kaç kişi varsa hepsiyle kanki hatta akraba oluvermişsindir. Bundan sonraki süreç insanın farkettiğinde en çok içini acıtan bölümdür. Nihayetinde hastaneye girmeden önce belli bir kişiliğin, sosyal statün, egon, tarzın ne dersen de işte seni sen yapan burnundan kıl aldırmayan bir tavrın vardı ya hah işte o tavır 48 saat sonra yok olmuştur sen artık o koridorların bir parçası olmuş saçı başı dağıtmışsındır ve kim olduğunu unutmuşsundur. Üçüncü günde dünya o odadan ibarettir artık ve orda yeni bir dünya kurmuşsundur. Artık hasta bakıcılar, hemşireler ve doktorlarla ilgili tüm bilgileri edinmişsindir oraların hakimi edasıyla odaları bile dolaşmaya başlamışsındır. Taki taburcu günü gelip de gün ışığına çıkıncaya kadar bu yanılsama devam eder (ben buna aslan kral sendromu diyorum). Yola adımını attığın ilk anda ulan ben kaç gündür banyo yapmıyorum saçım başım ne alemde veyahut "anam ayağımdaki bu terliklerle mi dışarı çıkmışım" şeklinde ki sızlanmalarla gerçek özüne dönersin ama çok geçtir artık derinliklerde yaşayan başka bir insan vardır yeni bir hastane macerasında dışarı çıkmaya hazır konuşlanmıştır...
Not: allah kimseyi hastaneye düşürmesin yokluğunu da göstermesin :)))
1 Ağustos 2011 Pazartesi
haydi bütün eller havaya
hey merhaba oralarda mısınız yoksa tüm türkiye tatilde mi? Şu aralar herkes her yerde tatilden bahsediyor. Ülkemin yaşam koşulları o kadar iyi ki, eh ülke ekonomisi ona mukabil olunca her telden tatil nağmeleri yükselmesi normal tabii. Nihayetinde refah içinde ferah ferah yaşamaktayız bu nedenle gündemin deniz kum güneş olmasından daha normal ne olabilir? Tatile karşı değilim yanlış anlaşılmasın lütfen ama tatil yerlerinin uzak olmasına, arabaydı otobüstü derken arada geçen zamana karşıyım. Ben tatile gitmeyeyim tatil bana gelsin mantığındaki bezgin bekirlerdenim sadece. Tamam deniz süper, bronzlaşmak süper ( bronzlaşmak derken yanlış anlaşılmasın burda kastedilen bronz renk peynir beyazından bir ton koyulmaktır. Ayrıca karşılaştığımızda lütfen "aaa hiç yanmamışsın" geyiği yapılmasın, bana zorla bikini izlerimi gösterttirmeyin. Gıcık oluyorum bu nuhabbete) ama yolculuk zulüm benim için. Gerçekten İstanbul'da yaşadığım zamanlardan kalma bir takıntı sanırım yol uzun sürecekse hemen planı iptal etmeye hazırım. Dediğim gibi tatile değil eziyete karşıyım.
Bir de bütün magazin programlarında yer alan lüks otellerdeki beach partilerin gözümüzün içine içine sokulmasına karşıyım. Nedir bu programların amacı kavrayabilmiş değilim eskiden bir laf vardı "zenginin parası züğürdün çenesini yorarmış" diye zaman değişti ya artık gözümüzü ve ruhumuzu da yoruyor anlaşılan. Valla ben bu kadar -insanın gözüne gözüne- sokulan tatil yaygarasından sıkıldım. Aman bana ne be kim nerde kiminle hangi şarkıda dans ediyor hangi koyda denize giriyor. Beni ne ilgilendirir. O halde neden televizyonlar 7/24 bunlara boğulmuş durumda onu da anlayamıyorum. Yok eğer bu programların amacı güzel ülkemi tanıtmak tatil beldelerini tüm ülkeme açmaksa. Bu amacın da bir geçerliliği yok çünkü bu ülkenin kaçta kaçı tatile gidiyor oran olarak bilmememe rağmen bildiğim bir şey var o da insanlar değil tatile memleketlerine bile gidemiyorlar. Bu durumda kimi kandırıyoruz bu programlarla anlamıyorum karşımızdakini mi yoksa kendimizi mi?
Not: arkadaşım tatil yapmak istiyorsan git paşalar gibi tatilini yap sana karışan görüşen yok ama paran olmadığı halde "eeeee herkes tatile gidiyor hadi ben de gideyim kredi kartından yirim" mantığıyla hareket ediyorsan kır ıçını evinde otur 2 günlük sefanın 40 günlük cefası olmasın...
Bir not daha tatil güzel şeydir dadından yenmez dadına doyulmaz :)))
Bir de bütün magazin programlarında yer alan lüks otellerdeki beach partilerin gözümüzün içine içine sokulmasına karşıyım. Nedir bu programların amacı kavrayabilmiş değilim eskiden bir laf vardı "zenginin parası züğürdün çenesini yorarmış" diye zaman değişti ya artık gözümüzü ve ruhumuzu da yoruyor anlaşılan. Valla ben bu kadar -insanın gözüne gözüne- sokulan tatil yaygarasından sıkıldım. Aman bana ne be kim nerde kiminle hangi şarkıda dans ediyor hangi koyda denize giriyor. Beni ne ilgilendirir. O halde neden televizyonlar 7/24 bunlara boğulmuş durumda onu da anlayamıyorum. Yok eğer bu programların amacı güzel ülkemi tanıtmak tatil beldelerini tüm ülkeme açmaksa. Bu amacın da bir geçerliliği yok çünkü bu ülkenin kaçta kaçı tatile gidiyor oran olarak bilmememe rağmen bildiğim bir şey var o da insanlar değil tatile memleketlerine bile gidemiyorlar. Bu durumda kimi kandırıyoruz bu programlarla anlamıyorum karşımızdakini mi yoksa kendimizi mi?
Not: arkadaşım tatil yapmak istiyorsan git paşalar gibi tatilini yap sana karışan görüşen yok ama paran olmadığı halde "eeeee herkes tatile gidiyor hadi ben de gideyim kredi kartından yirim" mantığıyla hareket ediyorsan kır ıçını evinde otur 2 günlük sefanın 40 günlük cefası olmasın...
Bir not daha tatil güzel şeydir dadından yenmez dadına doyulmaz :)))
Kaydol:
Yorumlar (Atom)