12 Nisan 2020 Pazar

Korona Günlükleri 3


                      Benim kendi takvimime göre kişisel karantinamın 30. günündeyim.  Ben de senin gibi bir miktar kendi içerime döndüm ve bir süredir kendi iç hesaplarımla uğraşmaktayım. Bu süre zarfında beni en çok yaralayan ve üzen şey rüyalarım oldu sanırım. Bilinçaltımın engin dehlizlerine açılmak. Her gece kalbim yerinden çıkacakmış gibi atarken bir kâbustan uyanıp daha sonra diğerine yelken açmak biraz ( biraz dediğime bakmayın) zorladı tabi haliyle.  Rüyalarımda korona virüs, hastaneler, koşuşturan doktorlar, sıkıyönetimler polisler vs gibi her türlü kaos ortamının  yanı sıra beni hırpalayan şey uzun zaman önce yanımızdan ayrılmış olan annemle babamı  rüyalarımda hiç olmadığı kadar sık görmemdi.
              Rüyalarımda hep onları bu karanlık tablonun içinde arıyordum onları güvence altına almaya çalışıyordum ya da bulamayıp kayıp duygusuyla endişe içinde sağa sola koşuşturuyordum. Bütün gün o ruh haliyle gündelik yaşamıma devam etmeye çalışıyordum. Uykumdan uyanmış olmama rağmen içimdeki hüzün tüm benliğimi kaplıyordu. Her gün kendi kendime neden diye soruyordum. Keza eşim ve çocuğum bu rüyalarda yoktu. Sonuçta eğer bir sorumluk duygusu duyulması gerekiyorsa aslında onlara karşı hissetmem gerekiyor şeklindeki bir suçluluk duygusu da içimi kaplamıyor değil. Bu düşüncelerle kendi içimde savaşıp bir yandan da hayatıma devam etmeye çalışırken bir yazıyla karsılaştım.
             Harward Business Review’da yayınlanmış bir yazı. Yazının çıkış noktası  “ nasıl hissediyoruz?” “ne hissediyoruz?”  sorularına bir cevap arayarak “yaşadığımız bu süreci tanımlayabilirsek bunun üstesinden gelebiliriz”e olan inanç. Ortak kanı ise bu süreçte hissedilen duygunun “matem” duygusu olduğu. Bunun üzerine Yas konusunda dünyanın önde gelen uzmanlarından biri olan David Kessler’la görüşülüyor. David Kessler’ın  kilit isim olmasının nedeni ise ölümle başa çıkmada en çok bilinen teori olan  Elisabeth Kübler-Ross modeli olarak bildiğimiz “yasın 5 Aşaması” ile ilgili bu ünlü Psikiyatrist ile birlikte kitaplar yazmış olması sanırım. Türkiye’de  “Ölüm ve Ölmek Üzerine”  adıyla piyasaya sürülen “On Grief and Grieving, Finding the Meaning of Grief through the Five Stages of Loss” E. Kübler-Ross’un en bilinen kitabı.
      Röportaj oldukça uzun. Benim en çok dikkatimi çeken kısımlarını alıntılıyorum. Kessler’a göre şuan birçok kayıp duygusunu bir arada yaşıyoruz, bunlar: Normallik kaybı, ekonomik çöküş korkusu, insanların birbiriyle bağının kopması, dünyanın değişmesi gibi sayısız kayıp hissi var. Bunların yanı sıra beklentisel  yas süreci ve güvenlik kaybının yarattığı hisler var. Yani hem mikro hem de makro düzeyde bir yas süreci var.
     Kessler; Yasın 5 sürecini tam anlamıyla yaşıyoruz. Her zaman birebir aynı sırayla yaşanmasa da genelde şuanda yaşananlar.
1)      İnkar. Bu virüs bizi etkilemeyecek.
2)      Öfke. Beni eve kilitledin senin yüzünden günlük aktivitelerimi yapamıyorum.
3)      Pazarlık. Tamam, iki haftalığına sosyal mesafeye önem veririm sonra her şey daha iyi olacak. Değil mi?
4)      Depresyon. Bu ne zaman sona erecek bilmiyorum.
5)      Ve son olarak Kabullenme. Bu şuanda oluyor. Bununla nasıl baş edeceğimi bulmak zorundayım.
          Diyor ve ekliyor “ durumu kabul, tahmin edebileceğiniz gibi gücün doğduğu nokta.”
          Kessler; Beklentisel yas zihni geleceğe götürür ve en kötü senaryoyu kurgulamamıza neden olur.  Kendinizi sakinleştirmek için şimdiki zamana gelmeniz gerekir. Bu, meditasyon veya mindfullness (farkındalık) çalışmaları yapan kişilere tanıdık gelen bir tavsiyedir. Aslında insanlar bunun ne kadar kolay bir yöntem olduğuna şaşırır. Yöntem şu; Odadaki 5 nesneyi say.  Bir bilgisayar, bir sandalye, bir köpek resmi, eski bir halı, bir kahve fincanı gibi. Bu kadar basit. Nefes al ve anda kal.Kurguladığın hiçbir şey olmadı. Bu anda iyisin. Yiyeceğin var. Hasta değilsin. Duyularını kullan ve ne hissettiğini düşün. Masanın sertliğini battaniyenin yumuşaklığını, aldığın nefesi burnunda hisset. Bu gerçekten hissettiğin acının hafiflemesine neden olacaktır.
          Ayrıca kontrol edemediğin şeyleri akışına bırak.
          Unutma bu geçici bir durum.
          Şuan aşırı tepki verme zamanı değil aşırı korunma zamanı.
        Bu yazıyı ilk olarak Pınar Denizer’in çevirisinden okudum. Sonra iyice duyumsayabilmek için asıl metni bulup okudum. Ve kendi içimde bir uzlaşmaya vardım. Ben de herkes gibi bu yas sürecini en derinlerde bildiğim ve yakından deneyimlediğim her daim boğazımda bir yumruyla yaşamama neden başka bir yas dönemiyle ilişkilendirmiştim anne/baba kaybı ile ve bunu günlük hayatımda dolu dizgin yaşıyordum. İsimlendirmek, tanımlamak ve anlamlandırmak gerçekten çok önemli. Bu yazıdan sonra kendi içimde bir huzura erdim. Neden niçin sorularının cevabını buldum ve bunları yaşayanın sadece ben olmadığımı keşfettim.  Kâbuslarım son buldu ve şuan ne yapabileceğime odaklanmaya çalışıyorum.
          Tabii ki her zaman düz bir çizgide ilerlemiyor hayat tabi ki iniş çıkışlar oluyor. Dibe vurmalar, çırpınmalar, tekrar berrak masmavi pürüzsüz bir maviliğin üzerine yüzeye çıkmalar. Kıyı düşündüğünden çok yakın ha gayret birkaç kulaç sonra o sıcacık sapsarı kumların üzerindesin. Kendi içinde kendi kendini hapsettiğin kaleden çık ruhunu özgür bırak. Bırak içindeki o duvarları ören kişi kendine kumdan bir kale yapsın bir dalga silip süpürsün o kaleyi. Sen yüzünde bir gülümseme kulağında dalganın sesiyle ufka doğru bak. “Her şey çok güzel olacak” mottomuz olsun ona sarılalım ve bu yumuşak battaniyenin altında rüyalara dalalım.