Benim kendi takvimime göre kişisel karantinamın 30.
günündeyim. Ben de senin gibi bir miktar
kendi içerime döndüm ve bir süredir kendi iç hesaplarımla uğraşmaktayım. Bu
süre zarfında beni en çok yaralayan ve üzen şey rüyalarım oldu sanırım. Bilinçaltımın
engin dehlizlerine açılmak. Her gece kalbim yerinden çıkacakmış gibi atarken
bir kâbustan uyanıp daha sonra diğerine yelken açmak biraz ( biraz dediğime
bakmayın) zorladı tabi haliyle. Rüyalarımda
korona virüs, hastaneler, koşuşturan doktorlar, sıkıyönetimler polisler vs gibi
her türlü kaos ortamının yanı sıra beni
hırpalayan şey uzun zaman önce yanımızdan ayrılmış olan annemle babamı rüyalarımda hiç olmadığı kadar sık görmemdi.
Rüyalarımda hep
onları bu karanlık tablonun içinde arıyordum onları güvence altına almaya
çalışıyordum ya da bulamayıp kayıp duygusuyla endişe içinde sağa sola
koşuşturuyordum. Bütün gün o ruh haliyle gündelik yaşamıma devam etmeye
çalışıyordum. Uykumdan uyanmış olmama rağmen içimdeki hüzün tüm benliğimi
kaplıyordu. Her gün kendi kendime neden diye soruyordum. Keza eşim ve çocuğum
bu rüyalarda yoktu. Sonuçta eğer bir sorumluk duygusu duyulması gerekiyorsa
aslında onlara karşı hissetmem gerekiyor şeklindeki bir suçluluk duygusu da içimi
kaplamıyor değil. Bu düşüncelerle kendi içimde savaşıp bir yandan da hayatıma devam etmeye çalışırken bir yazıyla karsılaştım.
Harward Business Review’da yayınlanmış bir
yazı. Yazının çıkış noktası “ nasıl hissediyoruz?”
“ne hissediyoruz?” sorularına bir cevap
arayarak “yaşadığımız bu süreci tanımlayabilirsek bunun üstesinden gelebiliriz”e
olan inanç. Ortak kanı ise bu süreçte hissedilen duygunun “matem” duygusu
olduğu. Bunun üzerine Yas konusunda dünyanın önde gelen uzmanlarından biri olan
David Kessler’la görüşülüyor. David Kessler’ın
kilit isim olmasının nedeni ise ölümle başa çıkmada en çok bilinen teori
olan Elisabeth Kübler-Ross modeli olarak
bildiğimiz “yasın 5 Aşaması” ile ilgili bu ünlü Psikiyatrist ile birlikte
kitaplar yazmış olması sanırım. Türkiye’de
“Ölüm ve Ölmek Üzerine” adıyla
piyasaya sürülen “On Grief and Grieving, Finding the Meaning of Grief through
the Five Stages of Loss” E. Kübler-Ross’un en bilinen kitabı.
Röportaj oldukça uzun. Benim en çok
dikkatimi çeken kısımlarını alıntılıyorum. Kessler’a göre şuan birçok kayıp duygusunu
bir arada yaşıyoruz, bunlar: Normallik kaybı, ekonomik çöküş korkusu, insanların
birbiriyle bağının kopması, dünyanın değişmesi gibi sayısız kayıp hissi var.
Bunların yanı sıra beklentisel yas süreci
ve güvenlik kaybının yarattığı hisler var. Yani hem mikro hem de makro düzeyde
bir yas süreci var.
Kessler; Yasın 5
sürecini tam anlamıyla yaşıyoruz. Her zaman birebir aynı sırayla yaşanmasa da genelde
şuanda yaşananlar.
1)
İnkar. Bu virüs bizi etkilemeyecek.
2)
Öfke. Beni eve kilitledin senin yüzünden günlük
aktivitelerimi yapamıyorum.
3)
Pazarlık. Tamam, iki haftalığına sosyal mesafeye
önem veririm sonra her şey daha iyi olacak. Değil mi?
4)
Depresyon. Bu ne zaman sona erecek bilmiyorum.
5)
Ve son olarak Kabullenme. Bu şuanda oluyor.
Bununla nasıl baş edeceğimi bulmak zorundayım.
Diyor ve ekliyor “ durumu kabul, tahmin
edebileceğiniz gibi gücün doğduğu nokta.”
Kessler;
Beklentisel yas zihni geleceğe götürür ve en kötü senaryoyu kurgulamamıza neden
olur. Kendinizi sakinleştirmek için
şimdiki zamana gelmeniz gerekir. Bu, meditasyon veya mindfullness (farkındalık)
çalışmaları yapan kişilere tanıdık gelen bir tavsiyedir. Aslında insanlar bunun
ne kadar kolay bir yöntem olduğuna şaşırır. Yöntem şu; Odadaki 5 nesneyi say. Bir bilgisayar, bir sandalye, bir köpek
resmi, eski bir halı, bir kahve fincanı gibi. Bu kadar basit. Nefes al ve anda
kal.Kurguladığın hiçbir şey olmadı. Bu anda iyisin. Yiyeceğin var. Hasta
değilsin. Duyularını kullan ve ne hissettiğini düşün. Masanın sertliğini
battaniyenin yumuşaklığını, aldığın nefesi burnunda hisset. Bu gerçekten hissettiğin
acının hafiflemesine neden olacaktır.
Ayrıca kontrol edemediğin
şeyleri akışına bırak.
Unutma bu geçici bir durum.
Şuan aşırı tepki verme zamanı değil aşırı korunma zamanı.
Bu yazıyı ilk olarak
Pınar Denizer’in çevirisinden okudum. Sonra iyice duyumsayabilmek için asıl
metni bulup okudum. Ve kendi içimde bir uzlaşmaya vardım. Ben de herkes gibi bu
yas sürecini en derinlerde bildiğim ve yakından deneyimlediğim her daim boğazımda
bir yumruyla yaşamama neden başka bir yas dönemiyle ilişkilendirmiştim
anne/baba kaybı ile ve bunu günlük hayatımda dolu dizgin yaşıyordum. İsimlendirmek,
tanımlamak ve anlamlandırmak gerçekten çok önemli. Bu yazıdan sonra kendi
içimde bir huzura erdim. Neden niçin sorularının cevabını buldum ve bunları
yaşayanın sadece ben olmadığımı keşfettim.
Kâbuslarım son buldu ve şuan ne yapabileceğime odaklanmaya çalışıyorum.
Tabii ki her zaman düz bir çizgide ilerlemiyor
hayat tabi ki iniş çıkışlar oluyor. Dibe vurmalar, çırpınmalar, tekrar berrak
masmavi pürüzsüz bir maviliğin üzerine yüzeye çıkmalar. Kıyı düşündüğünden çok
yakın ha gayret birkaç kulaç sonra o sıcacık sapsarı kumların üzerindesin. Kendi
içinde kendi kendini hapsettiğin kaleden çık ruhunu özgür bırak. Bırak içindeki
o duvarları ören kişi kendine kumdan bir kale yapsın bir dalga silip süpürsün o
kaleyi. Sen yüzünde bir gülümseme kulağında dalganın sesiyle ufka doğru bak. “Her
şey çok güzel olacak” mottomuz olsun ona sarılalım ve bu yumuşak battaniyenin
altında rüyalara dalalım.