10 Aralık 2013 Salı

damlamın doğum günü

Sevgili Damlacığım 5 yaşında. Bebeğim, 4 yıl önce hayatımıza girdiğin gün, aslında 4 yıl 9 ay önce annenin rahmine düştüğün gün, belki de planlanmaya başladığın ilk günden beri senin için hazırız ve buradayız. Çok büyük bir heyecanla hep seni gözledik. Annenin 9 ay boyunca karnındaki ve bedenindeki her türlü değişimi içimizde çok büyük bir ümitle ve hevesle izledik. Annen her "bugün hiç kıpırdamadı bir sorun mu var?" dediğinde bir yandan "olur öyle şeyler takma kafana bunları bir sorun yok" diye onu sakinleştirmeye çalışırken bir yandan için için kendimizi yiyorduk. "Neden bugün hareket etmedi" sorusunu beynimizden çıkartmaya çalışırken sabırsızlıkla bir sonraki günün  görüşmesini bekliyorduk. Annen, pek sevgili minik kuşumuz, bazen gözlerini koca koca açarak büyük bir mutlulukla nasıl bir telaşla içinde hareket ettiğini anlatırken bazen de yüzünde kırmızı beneklerle aç ve bi ilaç bezgin bezgin "sorun yok bu aralar ben çok kötüyüm ama bu bebek açısından her şeyin yolunda gittiği anlamına geliyor." şeklinde bir annenin naifliğiyle basket topu karnıyla bizimle ekran karşısında konuşuyordu. Aslında düşününce annen dokuz aylık ev hapsi almış gibiydi. Dışarıda çıkartmak, olur olmaz tuvalete girmek, temizliğinden emin olamadığı yemekler yemek, araba kullanmak veyahut buluttan nem kapmak gibi kaygıları vardı. Hamileliğinin son ayında annen bildiğin içine uzaylı girilip aziz vücudu istilaya bitap bir insan oğluydu. Annenin karnındaki devasalık seninle ilgili bir ipucu veriyordu aslında lakin annen yine de seni normal yollarla dünyaya getirmek gibi delice bir fikre kapıldı ve 18 saatlik bir maraton sonunda bu çılgınca düşünceden doktorlar tarafından vazgeçirildi. Ve sonunda sezeryanla  seni dünyaya getirdi. Babişkon hep ordaydı anneye ve sana göz kulak olmak için. Bu nedenle de açılış kurdelesini kesmesini doktorlar ona teklif ettiğinde büyük bir sevinçle ve gururla bunu kabul edip göbek kordonunu kesti. İlk kez popişin baban tarafından temizlendi anneye ıslak pamukla babişkon su verdi. Bu arada anane evde dokuz doğurup seni bekledi. Seni ilk gördüğü andan itibaren de büyük bir sevgiyle seni bağrına bastı.
       çok uzun bir zaman seni beklememize rağmen seninle ilk karşılaşmamızda pek de hazır olmadığımız anlaşıldı. Biz bir şekilde seninle kurduğumuz hayallerde farketmeden annesine benzeyen ufak tefek bir kız çocuğu beklerken bir anda karşımıza bir bebeğe göre iri yarı sarışın babasının kopyası bir çocuk çıkageldi. Ne kadar iri desek  de yanlış anlaşılmasın nihayetinde minik bir kediydin. Teese seni ilk görmeye geldiğinde seni kucağına ilk kez aldığında kukuletalı tombik bebeğiyle evcilik oynayan bir kız çocuğu gibiydi. Seninle geçirilen ilk ve tek nöbette senin hiç şakan olmadığını, oyuna gelmediğini teese anladı.Teese seninle geçen ilkleri hiç unutmadı doğduğun günün sabahı teese trafik kazası yaptı zaten dünya tepe taklak olmuşken senin haberinle uyuşup kaldı ( eline geçen 3 çikolatayı bir nefeste yemiş çocuk gibi ) seni görmek için Amerika'ya geldiğinde son 100 yılın en büyük karı yağdı ve teese 35 saatlik bir yolculukla eve zor ulaştı, anne seni türkiye'ye ilk kez getirdiğinde Almanya'da mahsur kaldı. Anlayacağın kader her ne kadar yollarımızı ayrı düşürmüş olsa da buluştuğumuzda bir daha ayrılmayalım diye linden geleni yaptı.
           Hiç uzamayan saçların, yaramazlıkların ve zekanla parıl parıl yanan gözlerinle bize her zaman " allahım bu nasıl bir kız çocuğu" dedirten sen bizim için yine de kalplerimizin minik prensesiydin. Ah seninle ilgili anlatılacak ne çok hikaye var. Ama hepsinin ana fikri belli " sen bizim çılgın mı çılgın zeka küpü kızımızsın."  Hikayeler çok ama teeseyi en çok gülümseten ve içini en çok burkan hikaye diş ağrını alsın diye henüz mevsimi gelmemiş olan acı pırasayı eline verdiğim zaman ki o halin. inatçı keçi olarak o pırasayı elinden bırakmayıp gözünden yaşlar gele gele kemirmen hiç gözümün önünden gitmiyor.Dişine iyi geldi mi bilmiyor ama sana hiç iyi gelmedi. Onun yerine annenin çantasının kayışı ve ananenin turuncu spatulasının baya işine yaradığına eminim.
            Teese senin ne kadar çakal olduğunu da unutmayacak. Mesela teese hamileyken istediğin olmadığında teesenin seni kucağına alamayacağını bildiğin için yere yatmalarını da teeese unutmayacak. Ya da şişme havuzun içinde rengarenk bikinilerinle verdiğimiz beach partileri de teese unutmayacak.Defalarca üst üste seyredilen micjey mouse club house'ları, takıntılı teeseye inat birbirine karıştırılan oyun hamurlarını, nutella aşkını vs vs. Bir dahaki görüşmemizde bebeklikten çıkmış kocaman (boyun posun haricinde) bir deniz kızı vardıkarşımızda. Bu sevimli deniz kızımız havuzdan çıktığında harbi sudan çıkmış balık misali huysuz ve huzursuz oluyordun. Bunun bize geri dönüşü evde "abaaaaa...." çığlıklarıydı.
       Gelecekte nasıl bir kız olacağını bilmiyorum veçok merak ediyorum Damlacım. Bildiğim şey ise seninle her zaman gurur duyacağımız ve hayatımızda olduğun için ne kadar şanslı olduğumuz. Teesen senin çok ama çok seviyor ve ileride seninle içeçeği kahveleri ya da yapacağı alışverişlerin hayaliyle yanıp tutuşuyor. umarım her anlamda aynı dili konuşabiliriz ( her anlamda) en azından sevginin dilini :)))
      DAHA NİCE YAŞLARA BEBEĞİM!!!!!! SEVDİKLERİNLE, SENİ SEVENLERLE, SENİ ANLAYAN VE DEĞERİNİ BİLEN İNSANLARLA BİR ÖMÜR GEÇİRMEN DİLEKLERİMLE KUCAK DOLUSU ÖPÜCÜKLER....

17 Haziran 2013 Pazartesi

iki arada bir derede

                 düşünen beyinlerimizle korkutulmuş yüreklerimiz arasında araftayız... dilsiz, sağır...herkes üç maymunu oynuyor desem...  yanlış... üç maymunda görmüyor duymuyor konuşmuyor... oysa biz görüyoruz duyuyoruz ve susuyoruz... lisedeki tarih öğretmenim "tarih tekerrürden ibarettir" lafı yanlıştır, bir olayın aynı koşulda aynı şekilde tekrarlanmasının mümkünatı yoktur derdi ya bu lafın da yanlış olduğunu görüyoruz... her 20-30-40 yılda kendimizi tekrar ediyoruz... mehteran takımı gibi iki ileri bir geri gidiyoruz... hatta son dönemlerde bizimki iki geri bir ileri oldu durmak yok yola devam ediyoruz... sıkça duyduğumuz beyin göçü kavramına yeni anlamlar yüklüyoruz beyinleri göçürtemiyorsak bedenlerini postalıyoruz...ya kısmet diyoruz...bir avuç çapulcuya pabuç bırakmıyoruz... yağıp,esip, gürlüyoruz...gençlik nereye gidiyor diye hayıflanırken şimdi gittiği yere hayıflanıyoruz... gittiklerine sevinelim mi üzülelim mi karar veremiyoruz..."siyah giyen adamlar" filminde will smith'in elindeki kalemin gücüne sahipmişiz gibi her akşamdam sabaha siyah gözlüklerimizi takıp toplumun hafızasını sıfırlıyoruz... mottosu "oturmaya mı geldik ayol hadi kalkın hep beraber oynayalım" topluluğunun karşısına mottosu "el ele omuz omuza oturalım ayrılmayalım" topluluğunu koyduğumuzda " ayyy şimdi bunlar niye böyle yapıyor ne güzel eğleniyorduk oyun bozanlığa ne gerek var" diyi diyiveriyoz....
               ah ah herkes elini vicdanına koyaydı ya da herkes birbirine gönül gözüyle bakaydı keşke bir kez karşısındakinin birisinin evladı olduğunu göreydi keşke bir kerecik anasının gözünden yavrusunu görebileydi...ah keşke ah keşke...insanın alacası içinde saklı derler ya hani daha da kötüsü insanın içinde ne kara kuyular ne iblisler saklı. bir kez sadece bir kez o kara kuyulardan o iblisleri salıverince onları zincirlemek mümkün olmuyor gayri...ondan sonrasını siz düşünün gayri...çünkü ondan sonrasını ne bu gözler görmek istiyor ne bu gönül katlanmak istiyor gayri...

20 Ocak 2013 Pazar

uzun uzun çok uzun bir hikaye Part 1

             "İnsanoğlu çok karmaşık bir yapıya sahip" denir ya yalan külliyen yalan karşıdaki kişiyle ilgili kararını ilk karşılaşmadaki ilk üç saniyeye göre veren bir canlı ne kadar karmaşık olabilir. Nihayetinde tanıştığımız insan bize tanıdık gelen bizden biriymişçesine öğeler taşıyorsa tamam ama farklıysa bize benzemiyorsa o zaman 'eh işte o zaman işler değişir' mantığına sahip bir canlının psikolojisi ne kadar çetrefilli olabilir. Ne yazık ki ben o ilk üç saniyede doğru elektiriği bir türlü veremeyen insanlardanımdır. Karşı tarafın iç güdüleri ona "bunda tekin olmayan bir şeyler var. Çaktırma. Hemen savunmaya geç. Biliyorsun ki en iyi savunma saldırıdır" şeklinde verir coşkuyu. Ben daha ne olduğunu anlamadan karşıdaki kişinin gerek aba altından sopa gösterme yoluyla gerekse yukarıdan bakılarak aşağılama şeklinde saldırılarına maruz kalırım. Halbuki gerçekten çok mülayim kendi halinde "haklının yanında olayım"ın dışında etliye sütlüye karışmayan ılımlı bir insanımdır. Bak içinizden bazılarınızın "tabiiiii, tabiiiii " dediklerini duyar gibi oluyorum ayıp oluyor ama. İşte bu arkadaşlar hala o lanet olasıca üç saniye sendromunu üzerlerinden atamamış olan arkadaşlardır diye de düşünüyorum. Lütfen aşalım artık bu kısacık anın etkilerini üzerimizden olmuyor böyle. Önümüzdeki maçlara bakalım. Sürekli "ayy ben seni hiç böyle bilmezdim". "Çok soğuk görünüyordun",  "çok ukala görünüyordun",  "çok aşüfte görünüyordun" vs vs gibi çok da kişinin kendini özdeşleştirmekten haz almayacağı tanımlamalarla/ithamlarla karşılaşmışımdır. Bu tür konuşmaların arkası genellikle bir dizi iyiliğimden hoşluğumdan dem vuran cümlelerle devam eder. Etmese zaten kan çıkar. Şöyle bir konuşmayı hayal edebiliyor musunuz? " ben seni çok anasının gözü zannetmiştim. Ayyy gerçekten de öyleymişsin ya kız sen" ya da "ben seni ilk gördüğümde anam bu ne tekinsiz ne uğursuz bir karı demiştim gerçekten de öyleymişsin ya sen, yelloz karı".  Valla ben hayal ettim de gözümün önünde bir kaç -kill bill- sahnesi canlanıverdi. Diyeceksinizki "eğer bir kişi sana üç kulağın var derse boş ver, ikinci bir kişi derse gül geç üçüncü bir kişi derse dön de aynaya bak hey" ( parantez açmak zorunda kaldım böyle bir çocuk şarkısı vardı olur mu hiç üç kulak dön de aynaya bak hey la lay la lay hey. Çocukluk günlerim gözümde canlandılar. Anılarrrrr. Anılarrrrrr beni hep ağlattılar burdan da yine ümit besen'e bağladım hopppp. Hemen parantezi kapatayım mevzuu uzamasın.) Valla ben aynaya baktım gördüğüm şeyden de çok hoşnut kaldım. Narsizm tavan yani. ( burdan da hop narsizmle ilgili bir çizgi film vardı kendini derenin suyunda ilk kez gördüğünde kendi kendine aşık olan narsist'i dün seyretmiş gibiyim. Anaaam daldan dala ordan bura iyice coştum gidiyorum) Düşündüm taşındım eh biraz da kaşındım(böyle bir eylem üçlemesi ne alaka -düşünmek -taşınmak-kaşınmak- pirincin taşını ayıklayamamak) ( bu yazı zor toparlanır koptum gidiyorum tey tey tey)  Sorun bende değil sende kozunu oynamak istiyorum. Aslında karşı tarafta bu yanılsamayı yaratan benim ters elektriğim değil. Türk filmleri. Ne alaka demeyin. Evet tek suçlu Türk filmleri. Filmlerimizdeki kötü kadınlar her zaman sarışınlar. İyilik timsali ,saf, temiz, anadolunun bağrından kopup gelmiş güzel esmer kızımız hep bu sarışın hatunlar tarafından tuzağa düşürülüyorlar. Baba yiğit erkeklerimiz hep bu sarışın hatunlar tarafından yoldan ve hatta baştan çıkarılıyorlar. Kötü yola düşen iyi kalpli kızımızın saçları da hemen sararıyor falan filan. Yıllarca bu filmleri izleyerek büyüyen gençliğin zihninde sarışın kadın = tehlike gibi bir şartlanma oluyor. ( bak şartlanma felan dedim yine psikolojiye bilime dayandırdım işi vay)  Bu nedenle ilk tanıştığımız anda negatif elektirik alıyorsunuz benden. Bir tanısanız beni abilerim ablalarım öyle iyi öyle candan öyle hanım hanımcık öyle kadirşinaz öyle halden anlayan öyle öyle öyleyimdir ki kendinizden utanırsınız "nasıl olur da ben bu kadından böyle negatif bir elektrik almışım ben ne utanmaz arlanmaz ben ne eşşoğlu beş kulağım" şeklinde kendinize serzenişlerde bile bulunursunuz.  Görüyorsunuz işte bu ilk üç saniye olayı yaş çıktı bilim adamlarının yıllardır uğraşıp didinip ortaya attıkları bir kuramın ne kadar yanlış olduğunu size yine başka bir üç saniyede ya da başka bir deyişle bir çırpıda ispatlayıverdim.
       Neden? Neden mi bu yazıyı yazıyorum? "Hoppala nerden çıktı bu yazı" diye mi düşünüyorsunuz. Şöylekiğ geçen gün kuzenim beni bir arkadaşıyla tanıştırdı. Daha ortada fol yok yumurta yok ben sadece merhaba demişim bu kadar. Kadının hali tavrı beni dumur etti. Kadın anında tatlı dille güler yüzle iki saniyede bana giydirdi üstüne tur da bindirdi. Ben şok. Ne oldu şimdi durup dururken. Yemin ediyorum o sırada gözümde belgeseller canlandı. Çünkü bu sahne daha ziyade hayvanlar aleminde teritori çatışmalarında yaşanır. Bu durum hayvanlara özgü iç güdüsel bir davranış şeklidir. Yabancıyı/düşmanı kokusundan farkedip, ilk karşılaşmada rahatsızlık duyup, çığlıklar atmaya başlayıp, akabinde ne yapacağını bilemez halde dövündükten sonra karşı taarruz babında ileri geri gidip gelmeler arasında çığlıkların volümünü yükseltip, tıslayarak karşı tarafa dişlerini gösterme ve hatta ısırma. Bak bunların hepsi bizim durumumuzda yaşandı ben dükkandan içeri girdim karşı taraf kokuyu aldı ben tanıştırıldım o başladı gülücükler ve kahkahalar şeklinde savaş çığlıklarına. Ben merhaba dedim o elini uzattı düşmanın gücünü tartmak babında. Ben "nasılsınız?" diye sorduğumda o başlamıştı "ben şöyleyim böyleyim" diyerek dişlerini göstermeye en sonundada "doğum kilonuz kalmış daha kapıdan girdiğinizde göbeğinizi farkettim"lerle ısırmaya.Velhasıl kelam ben bu üç saniyede boyumun ölçüsünü ve hatta bakınız posumun kilogram cinsinden baremini dahi aldım.Demem o ki sana "arkadaşım deli misin divane misin?"
        Daha söyleyecek çok şey var lakin konuyu daha fazla uzatmayayım. Anladınız siz oni da. Kalın sağlıcakla.
           
           
     

9 Ocak 2013 Çarşamba

dünyaya geri döndüm

                Aradan ne kadar uzun zaman geçmiş.  Yazmak bazen gerçekten büyük bir ihtiyaç oluyor benim için. Kağıda ya da klavyeye dökülemese de ben hep içimden kendi kendimle uzun diyologlar kuruyorum zaten tek sorun sizinle paylaşamamak oluyor. Bu uzun süreli ayrılığın nedeni dünyaya güzel mi güzel tatlı mı tatlı bir canlının, oğlumun gelmiş olması o dönemde de hep sizlerle konuştum mutluluğumu sizlerle paylaşmak istedim. Lakin öyle dolu dizgin öyle deli bozuk bir heyecan ki nasıl sözcüklere dökülebilirdi bilmiyorum.                                                                                             
                Bu güzel anıları sizinle paylaşmaya fırsat bulamadan ne yazık ki sizinle kızgınlığımı, üzüntümü ve öfkemi paylaşmak zorunda kalacağım. Bugün Ayşe Arman'ın yazısını okudum daha sonra da bu yazıyla ilgili yorumları. Olayı neresinden tutmam gerektiğine bile karar veremeden geçtim bilgisayarın başına.
               Öncelikle yazıyı okumayanlar için konuyu özetlemekle başlayayım işe. Yazıda bir kadın okurun mektubundan bahsediliyor. Bu kadın okur yakın bir tarihte kürtaj yaptırırken yaşadığı acı tecrübeden behsetmiş. Ne yazık ki mahremiyetinin olmadığı bir odada insan gibi bir muameleyi haketmediğini düşünen bir doktor tarafından narkoz bile verilmeden kürtaj yapılmış. Böyle bir travma nasıl atlatılır hiç bilmiyorum. Bir kadın için çocuğunu aldırma kararı yeterince zorken doktor tarafından cahil cühela görülerek diğer kadınların yanında aşağılanması "kocanın altına yatmayı biliyorsun ama "   tarzı bir yaklaşım... Aman allahım demek istiyorum. Ne zaman cinsellikle ilgili bu tabularımızı yıkacağız ne zaman cinsellik yaşanması ve algılanması gerektiği gibi yaşanıp yaşatılacak ya da algılanıp bu şekilde algılanması sağlanacak. Benim annem iki doğumunun ikisini de evde yapmış bir kadın.Hem de istanbul'un göbeğinde yaşarken. Ona neden diye sorduğumda o zamanlardaki  ebelerin ve doktorların yaklaşımından, her gelen geçene açık bir şekilde muayene edilip mahramiyetine saygı duyulmayacağından, doğum yaparken bağıran kadınlara " kocanla bu işi yaparken de bağırıyor muydun sus bakayim" tarzı seviyesiz ve insanlık gururunu kırıcı laflarla kadınların susturulduğundan ve buna benzer bir çok kötü tecrübeyi  arkadaşlarından duyduğu için de evde doğum yaptığından bahsetti düşünebiliyor musunuz bu bir insanın gururuyla canı arasında yaptığı seçimdir. Aradan geçmiş 35 yıl ve biz hala buna benzer şeyler duyup okuyoruz. Halbuki yeni doğum yapmış bir bayan olarak o anda insanın ne kadar ilgi ve şevkate ihtiyacı olduğundan size uzun uzun bahsetmek isterdim sadece şunu söylemeliyim yanımda en çok istediğim kişi eşimdi elimi tutmasını isterdim bana herşey yolunda gidecek demesini isterdim lakin ben odada kurbanlık koyun misali tek başıma ne söylerlerse kafamı sallayarak onaylamak zorunda bırakıldım. Keza özel bir hastane olduğu için hemşireler hasta bakıcılar ve doktorum iyiydi ve iyi davranıyorlardı gerçekten.  Bu mudur yani  parayı veren   düdüğü çalar zihniyeti dahi o günden bugüne aşılamamış mıdır? Bana sakın kapitalizmden bahsetmeyin  bu başka bir şey.
                Bu olayda yaşananlar kadına şiddetin çok ama çok ciddi bir boyutu bu durumu ziyadesiyle kınıyorum. Gelgelelim Arman'ın yazısının ardından yapılan yorumlar olayın kendisi kadar kanımı dondurdu kendisi de bir kadın olmasına rağmen hemcinsinin verdiği kararın yanlış olduğunu düşündüğü için bu muameleyi hakettiğini iddia edenleri  mi istersin kendisi de doktor olduğu için çuvaldaki çürükleri inkar ederek ben de doktorum yok böyle bir şey diye diretenleri mi istersin yoksa şiddeti kınama yöntemi olarak bahsi geçen doktora şiddet uygulamayı ve hatta tecavüz edilmesi gerektiğini savunanları mı istersin. İşte bu bir arpa boyu yol alamamış yurdum insanından manzaralar. Ben de bu mozaiğin bir parçasıyım ne yazık ki kızdığımda karşımdaki hem cinsimse hemen  yaftayı yapıştırıyorum "yosma, aşifte vs vs" eğer karşımdaki karşı cinstense gücüm yetse bir kaşık suda boğma gibi hayallere kapılıyorum. Sorsan bana çok humanistimdir, şiddetin her türüne hem fizikseline hem psikolojik olanına karşıyımdır, çok yufka yürekliyimdir, elimden geldiğince herkese yardım etmeye çalışırım, insanın insan gibi yaşayıp muamele görmesi gerektiğinin savunucusuyumdur falan filan buna rağmen ben bile zaman zaman öfkeme yenik düşüp şiddet yanlısı oluveriyorum. Neden hala ülkem çağdaş refah seviyesinde yaşayan Avrupa ülkeleriyle aynı seviyeye gelemiyor, neden bu okumuşu okumamışı hepimiz aynı cinnet seviyesinde orta çağ insanının ilkelliğinde yaşıyoruz ve yaşatılıyoruz ya da bu şekilde düşünmeye itiliyoruz. Neden hala medyanın bize direttiği ve pompaladığı bizden olmamızı istediği gibi bireyler olmak yerine çağın gerektirdiği gibi bir millet olamıyoruz bilmiyorum. Tek bildiğim eğitim şart.
                   Bu arada Japon bilim adamı itashiri miydi neydi kalp atışına ayarlı kuyruk icat etmiş ya heyecanlandığında sallanacakmış. Hah işte dünyanın bir tek buna ihtiyacı vardı diye düşündürttü beni hele hele türk erkekleri için tadından yenmez icat. Her türlü tecavüzü kendi rızası vardı sözcükleriyle yasallaştırdıkları yetmezmiş gibi bir de kuyruğu taktı mıydı hakime verilecek savunma belli "ee kuyruk salladı".
          Kalın sağlıcakla allah çoluğumuzu çocuğumuzu kötü kalpli insanlardan uzak tut yarabbim aminnnnn