30 Ocak 2011 Pazar
Şimdi Yeklamlar
Çocukluğumuzun önemli bir bölümünü oluşturur "Olacak O Kadar" eğlence programı ve de esprileri. Bazı espriler muhabbetlerimizin vazgeçilmez mottoları olmuştur. Farzı misal 'ne goydun lan gafana', 'tam teçhizat Cevat kelle' veya 'şimdi yeklamlar' benim vazgeçilmezlerimdendir. Eminim şimdi sizin zihninizde de canlanan başka espriler ve diyaloglar vardır. Bu sefer ben 'şimdi yeklamlar' şeklinde girip bir kaç yeklama da aynı zamanda girişmek istiyorum. Müsaadenizle başlıyorum efendim. Öncelikle bu aralar fingrfiş adlı dondurulmuş kızartılabilen balık reklamındaki kadına tilt oluyorum saçları sanki peruk gibi bir garip duruyor ayrıca çocuklara sunulan tabağın görüntüsüne de uyuz oluyorum. Tabak direkt şu mantıkla hazırlanmış 'Bu tabak iki kızartmayla çok boş durdu hemen iki marul iki domates ekleyelim renkli dursun." Ama o tabak hala boş görünüyor ve hala renklenmemiş. Gelelim Vodaponun 'kırmızııııııııı' muhabbetine. Beni değil eğlendirmek içime fenalıkların basmasına bile neden oluyor. Keza içime fenalıkların basmasının nedeni Şafak Sezer'in o zorlama sevimlilik=sevimsiz yüz ifadesi de olabilir. Bu da vodapon'un hayatıma girme olasılığının böylece uçup gitmesine ve geride Ayşe teyzenin AC'siyle yıkanmış uçuk bir kırmızı kalmasına neden olmuş olabilir. Vodapon demişken 'denizden babam çıksa yerim' 'a baban çıktı' muhabbeti de aynı derecede havada kalmış ve izleyiciye ulaşamamış bir yeklamdır. Ben anlayabilmek için yeklamı baştan sona büyük bir ciddiyetle seyretmek zorunda kaldım. Şimdi hepinizi bir öğürtüyle titretecek başka bir yeklamdan bahsedeyim 118 80. Hah ha bloggerınız size bu acıyı yaşattığına göre bir hayli hain galiba :)))Tabii ki bu tür örneklerin dışında tam bir zekâ ve yaratıcılık ürünü yeklamlarımız da var. Bakınız eski Dannn Cake yeklamları 'yok artık biz de abarttık ama biraz kekini kabarttıktan tut da son dönemlerin bir numarası Turkish Tell'in 'bunların tedavisi saha dışında yapılsın'a kadar bir sürü yeklamımız var. Diyeceksiniz ki o Tem Yılmaz tamam kabul ediyorum adam ne yapsa tutar ben de nerdeyse 18 yaşımdan beri hastasıyım. Ama konu bu değil bakınız McDomald's ın 07.45 yeklamına o da hedefi tam onikiden vurmuş yeklamlardan biridir.Ana düşünce; kadınlar kendilerini güldürebilen erkeklerden hoşlanır inanışı tamamen ve küllen yalandır kadınlar kendilerini güldürebilen değil bu esprileri bulabilen zekâdan yani zeki erkekten hoşlanırlar."Tabii tabii eminim öyledir" diyenler var aranızda duyabiliyorum unutmayın ben bir öğretmenim ve biz her şeyi duyar ve görürüz. Madem bana inanmıyorsunuz o zaman kanıtlarımı sunuyorum en can alıcı kartımı öne sürüyorum. Bu ülkede deprem dede Ahmet Mete Işıkara en seksi erkekler arasında ilk ona girmiştir. İmaj hiçbir şeydir zekâ her şey :))
27 Ocak 2011 Perşembe
çok duyguselim
bu aralar çok duyguselim. Kelimeyi yanlış yazdığım düşünülmesin aynen yazıldığı gibi hissediyorum bu aralar çok duyguselim. Tamam kabul ediyorum kadınlar hassas yaratıklardır ya da ne bileyim en azından ayda bir kez duygusal bir dönem yaşarlar. Ne yazık ki. Ama ben kendimi aştım artık bu duygusallığı hormanel bir dönemle kısıtlamak istemedim hayatımın her bir anına yaydım. Her dem bu duygu yoğunluğuyla yaşamak istedim ve hatta yaşatmak da istedim yaşatmak diyorum çünkü bu kadar duygusel bir insanın bu olayı etrafına sıçratmadan yaşamasına imkan yoktur.Ama bu nasıl bir duygu yoğunluğudur yarabbim haberleri seyrederken ağlıyorum mesela ama günümüzde bu çok normal çünkü mutlaka bir damar haber mevcut bu nedenle bu uygun bir örnek olmadı sanırım. Lakin ben bir komedi filminde bile ağlayabilecek duruma geldim. Bu olayın nirvanasına ulaştım da diyebiliriz.
Hadi ağlak zırlak bir insan olmayı kendi içimizde sindirdik diyelim. peki neden böhüre böhüre ağlarsın be kadın değil mi bir kadın olarak al eline mendili, mendilin ucunu göz ucuna götürmek suretiyle gözyaşlarını kurulasan ne kadar şık ne kadar görsel bir duygu boşalımı olurdu değil mi? Ama ben her zaman yaptığım işlerin hakkını vermeyi kendine ilke edinmiş bir insan olarak bu noktada ağlama olayını iki damla gözyaşıyla geçiştirecek yapıda bir kadın olmadım asla. İşte bu noktada duyguselliğim devreye giriyor. Hadi gözümüde canlandıralım, Shrek'in ilk bölümünde kediyle ilk karşılaştığı anı hatırlayan var mı aranızda? Kedi masum masum kirpiklerin arasından ıslak ıslak bakar. İşte bu aralar baktığım her yerde ve her şeyde bu masum bakışı görüyorum diyeyim siz gerisini düşünüverin. Bazen şöyle hissediyorum ki; içimde her an böngür böngür ağlamaya hazır bir uyuyan canavar. Canavar kısmı şöyle çıkıyor ortaya ilk olarak itinayla ağlayacak bir malzeme bulunuyor sinsice daha sonra içli bir kaç damla göz yaşı dökülüyor. Buraya kadar herşey normal sonra giderek hızlanan bir tren misali çuf çuf çuf çuf ağlamaya başlıyorum sonra tren raylardan çıkıyor höngür höşürt ağlamaya başlıyorum. Ve canavar sahneye çıkar. Böngür böngür bir sesle ağlarken açılan çeşmeler sadece gözlerde değildir. Sonuçta şiş ve kırmızı gözler, silinmekten kızarmış bir burun her türlü sıvı nedeniyle kabarmış bir yüz. Aynaya bir bakıverin haydi aynadaki yüz size mi ait artık. Yoksa duygu selinden erozyona uğramış bu kıraç alan sizin yüzünüz mü?
Hımm bu yazının ana düşüncesini bulamadım bu düşüncesizce yazılmış içsel bir aktarımdı :))) Onun yerine istek parça yolluyorum size..
beni böyle sev seveceksen
olduğum gibi göreceksen
girme ömrüme girme gönlüme
ne dertliymiş bu diyeceksen
sen dert nedir ne bilirsin
sen gönlümde kabe sen meleksin
sen herşeysin
sen ümitlerimin tek kaynağı
sen aşkın bence taa kendisisin
sevme diyemem sevde diyemem
sende dertli ol diyemem
beni böyle sev seveceksen
kalbim senin gir gireceksen
girme gönlüme girme ömrüme
ne dertliymiş bu diyeceksen
görmedin mi gözlerimde
bir mahkumun en son arzususunu hasretini
görmedin mi gözlerimde
seni çılgın gibi sevdiğimi
ister sevgi ol istersen kin
isterdim benim ol benim --- orhan gencebay---
Hadi ağlak zırlak bir insan olmayı kendi içimizde sindirdik diyelim. peki neden böhüre böhüre ağlarsın be kadın değil mi bir kadın olarak al eline mendili, mendilin ucunu göz ucuna götürmek suretiyle gözyaşlarını kurulasan ne kadar şık ne kadar görsel bir duygu boşalımı olurdu değil mi? Ama ben her zaman yaptığım işlerin hakkını vermeyi kendine ilke edinmiş bir insan olarak bu noktada ağlama olayını iki damla gözyaşıyla geçiştirecek yapıda bir kadın olmadım asla. İşte bu noktada duyguselliğim devreye giriyor. Hadi gözümüde canlandıralım, Shrek'in ilk bölümünde kediyle ilk karşılaştığı anı hatırlayan var mı aranızda? Kedi masum masum kirpiklerin arasından ıslak ıslak bakar. İşte bu aralar baktığım her yerde ve her şeyde bu masum bakışı görüyorum diyeyim siz gerisini düşünüverin. Bazen şöyle hissediyorum ki; içimde her an böngür böngür ağlamaya hazır bir uyuyan canavar. Canavar kısmı şöyle çıkıyor ortaya ilk olarak itinayla ağlayacak bir malzeme bulunuyor sinsice daha sonra içli bir kaç damla göz yaşı dökülüyor. Buraya kadar herşey normal sonra giderek hızlanan bir tren misali çuf çuf çuf çuf ağlamaya başlıyorum sonra tren raylardan çıkıyor höngür höşürt ağlamaya başlıyorum. Ve canavar sahneye çıkar. Böngür böngür bir sesle ağlarken açılan çeşmeler sadece gözlerde değildir. Sonuçta şiş ve kırmızı gözler, silinmekten kızarmış bir burun her türlü sıvı nedeniyle kabarmış bir yüz. Aynaya bir bakıverin haydi aynadaki yüz size mi ait artık. Yoksa duygu selinden erozyona uğramış bu kıraç alan sizin yüzünüz mü?
Hımm bu yazının ana düşüncesini bulamadım bu düşüncesizce yazılmış içsel bir aktarımdı :))) Onun yerine istek parça yolluyorum size..
beni böyle sev seveceksen
olduğum gibi göreceksen
girme ömrüme girme gönlüme
ne dertliymiş bu diyeceksen
sen dert nedir ne bilirsin
sen gönlümde kabe sen meleksin
sen herşeysin
sen ümitlerimin tek kaynağı
sen aşkın bence taa kendisisin
sevme diyemem sevde diyemem
sende dertli ol diyemem
beni böyle sev seveceksen
kalbim senin gir gireceksen
girme gönlüme girme ömrüme
ne dertliymiş bu diyeceksen
görmedin mi gözlerimde
bir mahkumun en son arzususunu hasretini
görmedin mi gözlerimde
seni çılgın gibi sevdiğimi
ister sevgi ol istersen kin
isterdim benim ol benim --- orhan gencebay---
21 Ocak 2011 Cuma
gençlik hataları
Her insanın hayatında unutmak istediği bir anısı vardır. Bu anılar beynimizde uzaydaki kara deliklerle aynı etkiyi yaratmakta ve aynı hasarı benliğimizde açmaktadırlar. Bu tür anılar genellikle-ne hikmetse- ergenlik dönemine rast gelmektedirler. Buna rastlantı demek bu dönemi fazlasıyla hafife almak anlamına gelecektir bu nedenle rastlantı olduğunu kabul etmiyorum. Hepimiz bu yaşta artık biliyoruz ki ergenlik döneminde insan ne yazık ki uzay ve bilgi çağının ortasında olsa dahi ancak bir mağara adamının beyin faaliyetlerini ve ancak bir mağara adamı kadar fikir yürütebilmektedir.
Şimdi sıra geldi unutulası anılarımıza emmm tamam ilk olarak ben eteğimdeki taşları döküyorum. Öncelikle bildiğin tombik bir ergendim işin kötü tarafı nasıl bir kendine özgüven içindeysem hiç ama hiç rejim yapayım kendime bakayım tarzı girişimlerde bulunduğumu hatırlamıyorum. Hatırladığım her gün okuldan döndükten sonra koca bir kase marul salatası hazırlayıp yanınada bir bütün ekmek alıp televizyon karşısına kurulmamdır. İşte herşeyiyle tastamam bir ergen portresi öküz gibi bir iştah+Televizyon. Bu dönemde + bilgisayar şeklinde resmetmek gerekir sanırım. Neyse buraya kadarki kısmı hala sindirilebilir. Asıl mevzuu burdan sonra başlıyor. Kasemi de alıp sobanın arkasına atılmış postumun üzerine kurulup o dönemin vazgeçilmezlerinden olan hint filmlerini izliyordum. Oh be sonunda itiraf ettim. Evet evet yapılabilecek bir şey yok çok da büyük bir zevkle seyredip sonra kıvrıldığım sıcak postikemde uyuyakalıyordum. Garip bir şekilde bu anıların içinde ben kasem ve hint filmlerimin arasında hiçkimse ve başka hiçbir dış etken yok. Anımızın bu kısmına psikolojik açılım yapıyoruz hemen. Neden hiç kimse yok? Çünkü dünya ergenin etrafında döner merkez kaç kuvveti tüm dış etkenleri merkezden dışarı fırlatır. Hiç bir ses ya da komut ya da herhangi bir uyarıcı ergene bu nedenle ulaşamaz.
Daha sonraki dönemlerde bu hint filmlerinin kalıcı hasarı oldu tabii ki. Mesela hala bugün aklımda yer etmiş bir kaç sahne vardır anlamlandırmaya çalıştığım. E tabii bir de pek iyi bir film zevkine sahip değilimdir. Bana aysun hangi filmi alalım bugün ne seyredelim gibi sorular yöneltmemeniz hayrınıza olur. Ama ben yine de size dün seyrettiğim bir filmden bahsetmek istiyorum, Kanlı Hançer. Yapmam gereken işlerden kanal kanal kaçarken denk geldiğim bir Japon filmi. Eğer Japon filmlerinden hoşlanıyorsanız hem görsel anlamda hem duygusal anlamda tatmin edici ve müzikleriyle büyüleyen bir film. Her ne kadar filmin kurgusu 17. yüzyıl japonyasında geçse de günümüze ait evrensel müzikle birleşen sahneler muhteşem olmuş.
Demek ki neymiş kendimizi tüm yönlerimizle kucaklayıp sevmeliymişiz. Ergenlik hatalarımızı yetişkinlik dönemine taşımamalıymışız. Ama bakıyorum kendime kilo oldu 60 yine rejim hak getire. Dün Hindistandı bugün biraz daha doğusu Japonya oldu. Hala içinde aşk, müzik ve dans olan filmlerden hoşlanıyorum. Bir şey daha itiraf etmek istiyorum 32 yaşında edward'ın hastasıyım :)) Final bölümünü sabırsızlıkla bekliyorum...
Şimdi sıra geldi unutulası anılarımıza emmm tamam ilk olarak ben eteğimdeki taşları döküyorum. Öncelikle bildiğin tombik bir ergendim işin kötü tarafı nasıl bir kendine özgüven içindeysem hiç ama hiç rejim yapayım kendime bakayım tarzı girişimlerde bulunduğumu hatırlamıyorum. Hatırladığım her gün okuldan döndükten sonra koca bir kase marul salatası hazırlayıp yanınada bir bütün ekmek alıp televizyon karşısına kurulmamdır. İşte herşeyiyle tastamam bir ergen portresi öküz gibi bir iştah+Televizyon. Bu dönemde + bilgisayar şeklinde resmetmek gerekir sanırım. Neyse buraya kadarki kısmı hala sindirilebilir. Asıl mevzuu burdan sonra başlıyor. Kasemi de alıp sobanın arkasına atılmış postumun üzerine kurulup o dönemin vazgeçilmezlerinden olan hint filmlerini izliyordum. Oh be sonunda itiraf ettim. Evet evet yapılabilecek bir şey yok çok da büyük bir zevkle seyredip sonra kıvrıldığım sıcak postikemde uyuyakalıyordum. Garip bir şekilde bu anıların içinde ben kasem ve hint filmlerimin arasında hiçkimse ve başka hiçbir dış etken yok. Anımızın bu kısmına psikolojik açılım yapıyoruz hemen. Neden hiç kimse yok? Çünkü dünya ergenin etrafında döner merkez kaç kuvveti tüm dış etkenleri merkezden dışarı fırlatır. Hiç bir ses ya da komut ya da herhangi bir uyarıcı ergene bu nedenle ulaşamaz.
Daha sonraki dönemlerde bu hint filmlerinin kalıcı hasarı oldu tabii ki. Mesela hala bugün aklımda yer etmiş bir kaç sahne vardır anlamlandırmaya çalıştığım. E tabii bir de pek iyi bir film zevkine sahip değilimdir. Bana aysun hangi filmi alalım bugün ne seyredelim gibi sorular yöneltmemeniz hayrınıza olur. Ama ben yine de size dün seyrettiğim bir filmden bahsetmek istiyorum, Kanlı Hançer. Yapmam gereken işlerden kanal kanal kaçarken denk geldiğim bir Japon filmi. Eğer Japon filmlerinden hoşlanıyorsanız hem görsel anlamda hem duygusal anlamda tatmin edici ve müzikleriyle büyüleyen bir film. Her ne kadar filmin kurgusu 17. yüzyıl japonyasında geçse de günümüze ait evrensel müzikle birleşen sahneler muhteşem olmuş.
Demek ki neymiş kendimizi tüm yönlerimizle kucaklayıp sevmeliymişiz. Ergenlik hatalarımızı yetişkinlik dönemine taşımamalıymışız. Ama bakıyorum kendime kilo oldu 60 yine rejim hak getire. Dün Hindistandı bugün biraz daha doğusu Japonya oldu. Hala içinde aşk, müzik ve dans olan filmlerden hoşlanıyorum. Bir şey daha itiraf etmek istiyorum 32 yaşında edward'ın hastasıyım :)) Final bölümünü sabırsızlıkla bekliyorum...
19 Ocak 2011 Çarşamba
ne goydun lan gafana
Çocukluğumuzun önemli bir bölümünü oluşturur "Olacak O Kadar" eğlence programı ve de esprileri. Bazı espriler muhabbetlerimizin vazgeçilmez mottoları olmuştur. Farzı misal 'ne goydun lan gafana', 'tam teçhizat Cevat kelle' veya 'şimdi yeklamlar' benim vazgeçilmezlerimdendir. Eminim şimdi sizin zihninizde de canlanan başka espriler ve diyaloglar vardır. Bu sefer ben 'şimdi yeklamlar' şeklinde girip bir kaç yeklama da aynı zamanda girişmek istiyorum. Müsaadenizle başlıyorum efendim. Öncelikle bu aralar fingrfiş adlı dondurulmuş kızartılabilen balık reklamındaki kadına tilt oluyorum saçları sanki peruk gibi bir garip duruyor ayrıca çocuklara sunulan tabağın görüntüsüne de uyuz oluyorum. Tabak direkt şu mantıkla hazırlanmış 'Bu tabak iki kızartmayla çok boş durdu hemen iki marul iki domates ekleyelim renkli dursun." Ama o tabak hala boş görünüyor ve hala renklenmemiş. Gelelim Vodaponun 'kırmızııııııııı' muhabbetine. Beni değil eğlendirmek içime fenalıkların basmasına bile neden oluyor. Keza içime fenalıkların basmasının nedeni Şafak Sezer'in o zorlama sevimlilik=sevimsiz yüz ifadesi de olabilir. Bu da vodafone'un hayatıma girme olasılığının böylece uçup gitmesine ve geride Ayşe teyzenin AC'siyle yıkanmış uçuk bir kırmızı kalmasına neden olmuş olabilir. Vodapon demişken 'denizden babam çıksa yerim' 'a baban çıktı' muhabbeti de aynı derecede havada kalmış ve izleyiciye ulaşamamış bir yeklamdır. Ben anlayabilmek için yeklamı baştan sona büyük bir ciddiyetle seyretmek zorunda kaldım. Şimdi hepinizi bir öğürtüyle titretecek başka bir yeklamdan bahsedeyim 118 80. Hah ha bloggerınız size bu acıyı yaşattığına göre bir hayli hain galiba :)))Tabii ki bu tür örneklerin dışında tam bir zekâ ve yaratıcılık ürünü yeklamlarımız da var. Bakınız eski Dannn Cake yeklamları 'yok artık biz de abarttık ama biraz kekini kabarttıktan tut da son dönemlerin bir numarası Turkish Tell'in 'bunların tedavisi saha dışında yapılsın'a kadar. Diyeceksiniz ki o Tem Yılmaz tamam kabul ediyorum adam ne yapsa tutar ben de nerdeyse 18 yaşımdan beri hastasıyım. Ama konu bu değil bakınız McDomald's ın 07.45 yeklamına o da hedefi tam onikiden vurmuş yeklamlardan biridir.Ana düşünce; kadınlar kendilerini güldürebilen erkeklerden hoşlanır inanışı tamamen ve küllen yalandır kadınlar kendilerini güldürebilen değil bu esprileri bulabilen zekâdan yani zeki erkekten hoşlanırlar."Tabii tabii eminim öyledir" diyenler var aranızda duyabiliyorum unutmayın ben bir öğretmenim ve biz her şeyi duyar ve görürüz. Madem bana inanmıyorsunuz o zaman kanıtlarımı sunuyorum en can alıcı kartımı öne sürüyorum. Bu ülkede deprem dede Ahmet Mete Işıkara en zeksi erkekler arasında ilk ona girmiştir. İmaj hiçbir şeydir zekâ her şey :))
16 Ocak 2011 Pazar
Padişahlar Terlemez
Popüler kültürün etkilediği popüler bir toplum içinde yaşıyoruz. Haydaa bu da nerden çıktı şimdi demeyin bana sosyo-ekonomik açıklamalar yaptırmayın lütfen. Hepimiz öyle ya da böyle bu popüler kültürden etkileniyoruz. Nasıl mı şöyle ki benim gençliğimde "emo, ezik, stayla, bobiler" ve benzeri şeklinde kavramlar yoktu. Maksimum gençliği tanımladığımız iki üç kelime vardı "entel,kıro,maganda" gibi. Şimdi bu sözcükler ağzımdan çıkarken örümcek ağları dilime dolanıyor. Düşünün bir 20 yılda olay ne büyük bir hızla değişiyor ve şekilleniyor. İşte bu popüler kültürün en sağlam bekçileri en başta konuşulan dil olmak üzere filmler, kitaplar ve tabii ki dizilerdir. Lise dönemimde ısrarla "sofi'nin dünyası"nı okumamışımdır,üniversitede "titanik"e gitmemişimdir.Bunlar gibi bir sürü örnek vardır hayatımda. Üniversiteye giriş sınavında doğru cevabın A olduğunu bildiğim halde bana daha mantıklı gelen şıkkı sırf dersanede hoca açıklama yapmadan doğru cevap budur sınavda bunu işaretleyeceksiniz dediği için klabimin sesine kulak vermişimdir :) Çünkü burnuma burnuma sokulan şeylerden nefret ediyorum. Şimdilerde de şu "muhteşem yüzyıl" adlı diziyle ilgili aynı şeyleri hissediyorum diziyi seyretmedim seyretmeyeceğim de. Medya diziyi hem burnumuza hem gözümüze ısrarla sokmakta. Diziyi seyredenler yorum yaparken benim olayın dışında kaldığım yanılgısına düşülmesin.Bereket versin ki ben seyretmesem de o kadar çok hakkında konuşulup yazıldı ki bizzat çekiminde bulunmuş kadar diziye vakıf oldum. Sağolun var olun ne diyeyim. Bu da bana kapak olsun. "Direnebildiğin kadar diren bakalım nereye kaçabileceksin" şeklinde dış sesin tehditleri hala kulağıma çalınıyor.
Şimdi gelelim asıl mevzuya kadeşim bu kadar patırtı kütürtünün ne manası vardı ben çözebilmiş değilim. Öncelikle bu bir televizyon dizisi neden olaya belgesel çekiliyormuş boyutunda yaklaşılıyor anlamıyorum. Bir dizide dizinin tutması için aşk da olur seks de olur entrika da olur bunun da herkes farkındadır sanırım. Ne bu şiddet bu celal! Harem mevzuu şimdiye kadar yoktuda şimdi bunlar mı uydurdu hadi diyelim ki öyle adı üstünde kurgu. Birisi kuruyor yani kafasında.
İşin garip tarafı dizinin tarihi tüm çıplaklığıyla yansıttığı bir nokta var bu hır gür buna benzer mevzular yüzünden daha önce de çıkmış. Hani tarihçiler "tarih tekerrürden ibaret değildir bu bir yanılsamadır" diye yırtınıp dururlar ya hemen ona misilleme bir cevap vereyim bu ülkede tarih tekerrürden ibarettir hep bozuk plak misali başa sarar durur. Aşağıdaki habere bakınız:
"Bu, 'padişah' ve 'saray' konulu bir proje yüzünden Türkiye'de çıkan ilk polemik değil. Ülkemizde 1990'da vizyona giren "The Favorite" (Gözde) filminin de o dönem fırtınalar kopardığı ortaya çıktı.Dönemin Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek, TRT'ye açıklamalar yaptı, gazeteler 'Bu film oynatılamaz' diye başlıklar attı. Çünkü saraya köle olarak satılan Fransız Aimee'nin, yani Nakşidil Sultan'ın hikayesini konu alan filmde, onaylanmayan sevişme sahneleri vardı. Film denetime girdi, Padişah Abdülhamit'in Aimee ile ilk kez beraber olduğu sahne kesildi. Gerekçe ise filmin padişahı sevişirken terli göstermesi, zayıf, yetersiz ve aciz olarak yansıtmasıydı!"
Güleyim mi ağlayayım mı karar veremedim. Demek istiyorum ki ülkemizi sevelim tamam tarihimize sahip çıkalım eyvallah ama bunu yaparken tüm dünyaya gözlerimizi,beynimizi ve kalbimizi kapayarak değil bilakis tüm evreni kucaklayarak yaparsak daha verimli sonuçlar elde edebiliriz. Geçmişimizi mükemmelleştirmemize ya da idealize etmemize gerek yok sadece olayları ya da insanları o dönemin şartlarına göre değerlendirmeye ve doğrusuyla yanlışıyla yine kendi geçmişimizi sevmeyi denersek inanıyorum ki bu kadar komik polimikler yaşamayacağız. Bu son yine pek anaç bir demece döndü ama hissiyatım budur. Sevelim sevilelim ama zinhar sevişmeyelim :))
Şimdi gelelim asıl mevzuya kadeşim bu kadar patırtı kütürtünün ne manası vardı ben çözebilmiş değilim. Öncelikle bu bir televizyon dizisi neden olaya belgesel çekiliyormuş boyutunda yaklaşılıyor anlamıyorum. Bir dizide dizinin tutması için aşk da olur seks de olur entrika da olur bunun da herkes farkındadır sanırım. Ne bu şiddet bu celal! Harem mevzuu şimdiye kadar yoktuda şimdi bunlar mı uydurdu hadi diyelim ki öyle adı üstünde kurgu. Birisi kuruyor yani kafasında.
İşin garip tarafı dizinin tarihi tüm çıplaklığıyla yansıttığı bir nokta var bu hır gür buna benzer mevzular yüzünden daha önce de çıkmış. Hani tarihçiler "tarih tekerrürden ibaret değildir bu bir yanılsamadır" diye yırtınıp dururlar ya hemen ona misilleme bir cevap vereyim bu ülkede tarih tekerrürden ibarettir hep bozuk plak misali başa sarar durur. Aşağıdaki habere bakınız:
"Bu, 'padişah' ve 'saray' konulu bir proje yüzünden Türkiye'de çıkan ilk polemik değil. Ülkemizde 1990'da vizyona giren "The Favorite" (Gözde) filminin de o dönem fırtınalar kopardığı ortaya çıktı.Dönemin Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek, TRT'ye açıklamalar yaptı, gazeteler 'Bu film oynatılamaz' diye başlıklar attı. Çünkü saraya köle olarak satılan Fransız Aimee'nin, yani Nakşidil Sultan'ın hikayesini konu alan filmde, onaylanmayan sevişme sahneleri vardı. Film denetime girdi, Padişah Abdülhamit'in Aimee ile ilk kez beraber olduğu sahne kesildi. Gerekçe ise filmin padişahı sevişirken terli göstermesi, zayıf, yetersiz ve aciz olarak yansıtmasıydı!"
Güleyim mi ağlayayım mı karar veremedim. Demek istiyorum ki ülkemizi sevelim tamam tarihimize sahip çıkalım eyvallah ama bunu yaparken tüm dünyaya gözlerimizi,beynimizi ve kalbimizi kapayarak değil bilakis tüm evreni kucaklayarak yaparsak daha verimli sonuçlar elde edebiliriz. Geçmişimizi mükemmelleştirmemize ya da idealize etmemize gerek yok sadece olayları ya da insanları o dönemin şartlarına göre değerlendirmeye ve doğrusuyla yanlışıyla yine kendi geçmişimizi sevmeyi denersek inanıyorum ki bu kadar komik polimikler yaşamayacağız. Bu son yine pek anaç bir demece döndü ama hissiyatım budur. Sevelim sevilelim ama zinhar sevişmeyelim :))
10 Ocak 2011 Pazartesi
Çoh gıymetli gadınlarımız
2011 yılına gerçekten bomba gibi girdik ve bomba gibi haberlerin ardı arkası kesilmiyor. İşte onlardan biri :
İsrail'deki Weizmann Enstitüsü ve Wolfson Hastanesi'nin araştırmasına göre, kadınların gözyaşındaki bir kimyasal, erkeklerde testosteron hormonunu düşürüyor.
Gözyaşının erkekte cinsel isteği de azalttığı, bu bulgunun prostat kanseri tedavisinde kullanılabileceği açıklandı.Prof. Noam Sobel, "Testosteron hormonu seviyesinin azaltılmasıyla önlenebilecek ya da tedavi edilebilecek birçok hastalık var. Bunların başında da prostat kanseri geliyor. Şu anki metodların birçok yan etkisi var ancak gözyaşıyla bu yan etkilerden kurtulmak mümkün" dedi.
Valla ben bu haberi okurken birbiriyle bir hayli çelişkili düşünceler beynimin içinde gel gitlerine başladı. Olaya "bir bu eksikti etinden, sütünden olayının dibine vuruldu bir bu kalmıştı anasını satayım göz yaşımızı da alın bize bir şey kalmasın" dan tutun da " hımm demek yıllardır en çok sinir oldukları şeye muhtaç oldular, 'Ağlayan kadına dayanamıyorum' faslının da sonuna geldik" şeklinde birçok tilkiye ait bir çok kuyruk geldi gitti. Ya da 'vay anasını yıllardır ne kadar kutsal varlıklar olduğumuz söylenirdi de kimse tınlamazdı meğer gerçekten doğruymuş baksana yav kansere deva oluyoruz' geldi. Ya da 'ama açıklamada kadının gözyaşının testeron oranını düşürdüğü yazıyor bu bir nevi iğdiş etme olayını çağrıştırıyor bu mudur gözyaşlarımızın etkisi' diye gitti. Ya da 'hah işte kadınları ağlatmaya doyamayan şahıslara albeni reklamındaki bahanelerden birini aratmayacak bir sebep daha -öküzlüğümden değil herşeyi insanlık için yaptım' diyebilme şansı doğacak' şeklinde soldan soldan geldi.Ya da 'ben ki her ota çöpe ağlar kendimi heder ederim iki gözüm iki çeşme her diziye biterim bu durumda kaç hayat kurtarabilirim'e kadar uzayıp gitti bu düşünceler.
İşin bir de şöyle bir yanı var bu gözyaşları hangi ortamda ne tür kadınlardan alınacak. Gerçekten hayatı boyunca baskı altında kalmış hep itilmiş hep aşağılanmış her daim yuvası için didinmiş ama hakettiği mutluluğu tadamamış hayattan payına düşeni alamamş acılı bir ana yüreğinden yavrusu için akıtılmış göz yaşları ile 'ama bu parti benim istediğim gibi olmadı' diyen kadının gözyaşları arasında bir fark olacak mı? Allah göstermesin bir fark varsa ve de ilk kadının göz yaşı daha değerliyse bu durumda ilk kadın daha mı fazla üzülecek? Ki daha iyi sonuç alınabilsin. Valla olur mu olur...
Not:eh bu arada sütümü helal etmem sadece çocukları kapsıyordu bu sayede daha kapsamlı beddualar yapabilecez :) "bak bey gözyaşımı helal etmem gel etme eyleme aksi söz söyleme"ye döner bu iş. Bak siz de peynir demedi demeyin...
İsrail'deki Weizmann Enstitüsü ve Wolfson Hastanesi'nin araştırmasına göre, kadınların gözyaşındaki bir kimyasal, erkeklerde testosteron hormonunu düşürüyor.
Gözyaşının erkekte cinsel isteği de azalttığı, bu bulgunun prostat kanseri tedavisinde kullanılabileceği açıklandı.Prof. Noam Sobel, "Testosteron hormonu seviyesinin azaltılmasıyla önlenebilecek ya da tedavi edilebilecek birçok hastalık var. Bunların başında da prostat kanseri geliyor. Şu anki metodların birçok yan etkisi var ancak gözyaşıyla bu yan etkilerden kurtulmak mümkün" dedi.
Valla ben bu haberi okurken birbiriyle bir hayli çelişkili düşünceler beynimin içinde gel gitlerine başladı. Olaya "bir bu eksikti etinden, sütünden olayının dibine vuruldu bir bu kalmıştı anasını satayım göz yaşımızı da alın bize bir şey kalmasın" dan tutun da " hımm demek yıllardır en çok sinir oldukları şeye muhtaç oldular, 'Ağlayan kadına dayanamıyorum' faslının da sonuna geldik" şeklinde birçok tilkiye ait bir çok kuyruk geldi gitti. Ya da 'vay anasını yıllardır ne kadar kutsal varlıklar olduğumuz söylenirdi de kimse tınlamazdı meğer gerçekten doğruymuş baksana yav kansere deva oluyoruz' geldi. Ya da 'ama açıklamada kadının gözyaşının testeron oranını düşürdüğü yazıyor bu bir nevi iğdiş etme olayını çağrıştırıyor bu mudur gözyaşlarımızın etkisi' diye gitti. Ya da 'hah işte kadınları ağlatmaya doyamayan şahıslara albeni reklamındaki bahanelerden birini aratmayacak bir sebep daha -öküzlüğümden değil herşeyi insanlık için yaptım' diyebilme şansı doğacak' şeklinde soldan soldan geldi.Ya da 'ben ki her ota çöpe ağlar kendimi heder ederim iki gözüm iki çeşme her diziye biterim bu durumda kaç hayat kurtarabilirim'e kadar uzayıp gitti bu düşünceler.
İşin bir de şöyle bir yanı var bu gözyaşları hangi ortamda ne tür kadınlardan alınacak. Gerçekten hayatı boyunca baskı altında kalmış hep itilmiş hep aşağılanmış her daim yuvası için didinmiş ama hakettiği mutluluğu tadamamış hayattan payına düşeni alamamş acılı bir ana yüreğinden yavrusu için akıtılmış göz yaşları ile 'ama bu parti benim istediğim gibi olmadı' diyen kadının gözyaşları arasında bir fark olacak mı? Allah göstermesin bir fark varsa ve de ilk kadının göz yaşı daha değerliyse bu durumda ilk kadın daha mı fazla üzülecek? Ki daha iyi sonuç alınabilsin. Valla olur mu olur...
Not:eh bu arada sütümü helal etmem sadece çocukları kapsıyordu bu sayede daha kapsamlı beddualar yapabilecez :) "bak bey gözyaşımı helal etmem gel etme eyleme aksi söz söyleme"ye döner bu iş. Bak siz de peynir demedi demeyin...
6 Ocak 2011 Perşembe
Biri Bizi Kekliyor

İnternetten dizi indirip seyretme yeni çağın hastalıklarından biri olsa gerek. Neden internetten? Neden adabıyla zamanı gelince yavaş yavaş sindire sindire değil? Cevabı veriyorum, çünkü tüketim çağındayız herşeyi hızlı bir şekilde tüketmemiz gerekiyor koskoca yedi gün beklenilmez bunun yerine dizinin tüm sezonları indirilir birkaç hafta içerisinde beynin tüm kılcal damarları genişleyip gözler pörtleyinceye, gün ağarıncaya kadar dizi seyredilir. Ben de çağımın gereklerini yerine getiren bir zatı muhterem olarak birçok dizinin yanısıra geçen sene "Flashforward"a kitlenmiştim.Tam işte yeni bir dizi buldum derken canım dizim televizyondan kaldırıldı.Bence süper bir diziydi. Bermuda şeytan üçgeninin üç ayağıda sabitti; aşk, bilimsel gerçekler ve gizem. Budur işte bir dizide daha başka ne olacaktı? Neymiş efendim reyting oranları düşükmüş diye diziyi yayından kaldırdılar. Ben çok büyük bir hevesle yeni sezonu beklerken el ele el başa kaldım. Nasıl olur ama nasıl kaldırırlar bu bana yapılır mı şeklindeki nidalarımın ABC stüdyolarına ulaştığını zannetmiyorum. Dizinin yayından kaldırılışını sindirmem biraz zamanımı almış olsa da bu acı olayı kalbimin derinliklerine gömmüştüm. Ta ki geçen günkü haberlerde Amerika'nın Arkansas eyaletindeki kuş ölümleriyle ilgili haberi duyuncaya kadar. Anaammmm dizim gerçek mi oluyor diye tırsmadım değil. İşin şakası bir tarafa insan dizi ile gerçek dünya arasında ki bezerlikleri farkettiğinde ürkmüyor değil. Dizide black out denilen tüm dünyada gerçekleşen iki dakikalık bir bilinç kaybı meydana geliyor ve bu olayı gerçekleştiren insanlar ilk olarak daha küçük bir bölgede (Somali'de) deney yapıyorlar. Bu deneyin sonucunda o bölgedeki kargaların hepsi ölüyor. Sadece belirli bir kuş türü. Amerika'da da sadece karatavuk kuşunun ölmesi dikkat çekiyor. Son gelen haberlere göre yine Arkansas nehrinde tek bir balık türünün (tambur balıklarının) hepsinin ölülerinin suyun yüzeyine vurduğu belirtiliyor. Araştırmayı yapan bilim adamları henüz kamuoyuna açıklama yapmadılar. Araştırmaardan sonra bir açılama yaparlar mı? Bu olayların ne tür bir açıklaması olabilir? Ve bu açıklama bizi keser mi? Sorularının yanıtlarını size bırakıyorum. Dizi de insanlık bu bilinç kaybı sürecinde geleceği, 6 ay sonrasını görmüştü. Şimdi sırada gerçekleşmesi beklenen bir "black out" mı var? Varsa bile insanoğlunun görebileceği güzel bir gelecek (ya da sadece gelecek mi demeliydim) var mı?
3 Ocak 2011 Pazartesi
Biri Bizi Gözetliyor
Efendim aranızda George Orwell'in 1984 adlı süper romanını okumayanlar varsa ben hemen özetleyeyim bahsi geçen kitapta bir büyük birader vardır. O her yerde her şekilde herşeyden haberi olandır. "Big Brother is watching us" olayı budur.Tüm insanlık kameraların gözetimi altında sözümona özgür bir şekilde yaşamaktadır. İşte bu özgür ülkede insanlık ruhani anlamda bir çok açlık yaşadığı gibi fiziksel anlamda da birçok açlık yaşamaktadır ne yazık ki. Buna rağmen haberler geçen yıldan bu yana kişi başına artan gelirlerden tut da artan refah düzeyine kadar her türlü iyileşmeden (?) tek tek bahsetmektedir. Bu ülkede gerçek bugünden yarına sürekli değişmekte fakat kimse bunu farketmemektedir. "Bugün bu ülkeyle savaştayız yüzyıllardan beri bu durum böyle" denilirken yarın şu ülkeyle savaştadırlar ve yüzyıllardır süren dava artık bu iki ülkenin arasında geçmektedir. Bu değişen haberle beraber tüm tarihi de her seferinde değiştirip kaynakların hepsini yeniden yazarlar. Ve kimse ne oluyor dün böyleydi bugün neden böyle dememektedir. Kimse sorgulamamaktadır. Olayın özü budur.
"Aaaa bu kadarı da olmaz canım, nasıl oluyor da tüm ülkenin belleğini bir gecede değiştiriveriyorlar kurmaca işte" diyenleriniz var tabii ki içinizde. Lakin bakınız canım ülkeme nasıl oluyorda biz bir günden diğer güne hızla değişen gündem içerisinde asıl üzerinde durmamız gereken konuları unutuveriyoruz. Artık herşeyden geçtim sadece 2010 yılında kaybedilen ve yok edilen kültürel mirasımıza yok edilmeye çalışan canım doğamıza ya da şu HES (Hidro elektrik santral) projelerine bir bakın. Bu HES'lerin her biri bir başka doğa harikasının üzerine konuşlanacak ve ne yazık ki oraya ait ne varsa herşey yok olacak. Geçen sene birçok hes projesi protestolar nedeniyle 2011'e ertelendi. Çünkü biliniyor ki her birimiz ( ben dahil) balık hafızasına sahibiz. Dolayısıyla bir kaç ay sonra biz her şeyi unutmuş olacağız, onlar santrali kurmuş olacak, ve biz onun oraya ne zaman konulduğunu bile anlayamadan oradaki doğa ve onun parçası olan bitki örtüsü veya hayvan türleri yok olup gitmiş olacak, onlar gayrisafi milli hasıladan paylarına düşen koca dilimi ceplerine indirmiş olacak. Biz arkasından tüh vah yazık diyecez sonra ne için üzüldüğümüzü dahi unutup günümüzü gün etmeye devam edecez.
O zaman ne yapmalıyız bu durumdan vazife çıkartıp ülkemin geleceği için bir araya gelmeliyiz.
bütün dünya buna inansa
hayat bayram olsa
insanlar el ele tutuşsa, birlik olsa
uzansak sonsuza
Şeklinde mutluluk ve inanç dolu son mesaj vermek yerine gözünüzü dört açın geleceğimizi bir avuç paragözün sermayesi yapmayın demek istiyorum. Keşke adımı gizleyeydim daha neler neler derdim. Lakin meslekten dolayı ağzımı ne bozabiliyorum ne de adabıyla açabiliyorum. Anlayacağınız hanım kadın çizgimden çıkmadan yazıyı burada bitiriyorum :)
"Aaaa bu kadarı da olmaz canım, nasıl oluyor da tüm ülkenin belleğini bir gecede değiştiriveriyorlar kurmaca işte" diyenleriniz var tabii ki içinizde. Lakin bakınız canım ülkeme nasıl oluyorda biz bir günden diğer güne hızla değişen gündem içerisinde asıl üzerinde durmamız gereken konuları unutuveriyoruz. Artık herşeyden geçtim sadece 2010 yılında kaybedilen ve yok edilen kültürel mirasımıza yok edilmeye çalışan canım doğamıza ya da şu HES (Hidro elektrik santral) projelerine bir bakın. Bu HES'lerin her biri bir başka doğa harikasının üzerine konuşlanacak ve ne yazık ki oraya ait ne varsa herşey yok olacak. Geçen sene birçok hes projesi protestolar nedeniyle 2011'e ertelendi. Çünkü biliniyor ki her birimiz ( ben dahil) balık hafızasına sahibiz. Dolayısıyla bir kaç ay sonra biz her şeyi unutmuş olacağız, onlar santrali kurmuş olacak, ve biz onun oraya ne zaman konulduğunu bile anlayamadan oradaki doğa ve onun parçası olan bitki örtüsü veya hayvan türleri yok olup gitmiş olacak, onlar gayrisafi milli hasıladan paylarına düşen koca dilimi ceplerine indirmiş olacak. Biz arkasından tüh vah yazık diyecez sonra ne için üzüldüğümüzü dahi unutup günümüzü gün etmeye devam edecez.
O zaman ne yapmalıyız bu durumdan vazife çıkartıp ülkemin geleceği için bir araya gelmeliyiz.
bütün dünya buna inansa
hayat bayram olsa
insanlar el ele tutuşsa, birlik olsa
uzansak sonsuza
Şeklinde mutluluk ve inanç dolu son mesaj vermek yerine gözünüzü dört açın geleceğimizi bir avuç paragözün sermayesi yapmayın demek istiyorum. Keşke adımı gizleyeydim daha neler neler derdim. Lakin meslekten dolayı ağzımı ne bozabiliyorum ne de adabıyla açabiliyorum. Anlayacağınız hanım kadın çizgimden çıkmadan yazıyı burada bitiriyorum :)
Kaydol:
Yorumlar (Atom)