efendim "söz uçar yazı kalır" mantığıyla dün akşam duygu ve düşüncelerimi en derininden en samimisinden sizinle paylaşmıştım ki ablamın bilgisayarında yazdığım yazıyı henüz "çok içten çok içimden bi yazı oldu bunu yayınlasam mı yayınlamasam mı?" şeklindeki düşüncelerime nihai noktayı koymamışken sayfalardan birini kapatayım derken tüm safaları yanlışlıkla kapatıverip geceye ve yazıya üç noktayı koymuş oldum bir sürü bipli cümlenin yanı sıra. Diyeceksiniz ki evren senin yerine kararı vermiş. Bu da bir bakış açısı tabii. Kabülümdür. Sanırım bu anlamda kaderci bir insanım ben. Rüzgar nereden eserse mantığına da ne yazık ki sıkı sıkıya bağlıyımdır. Bu durumda olaya en büyük katkım şu boyutta " allahım lütfen fırtına değil meltem olsun dağları tırmanmayayım deniz kenarında hafif hafif ohhhh."
deniz kenarı dedim püfür püfür dedim canım çekti valla. Fakat tatil yapmak için dahi belli bir enerji düzeyine sahip olmak gerekiyormuş insan hamileyken farkediyor. Şu anda uzun bir araba yolculuğunu veya herhangi bir uçak yolculuğunu çekecek halim yok. Aslında şu anda bu sıcakta herhangi bir şeyi çekecek halim yok serinletici bile olsa ben ona gitmeyeyim o bana gelsin o zaman olur mantığı içindeyim. Yanılmıyorsam hamileliğimin 27. haftasındayım. İnsan ilk zamanlar haftanın günlerini dahi sayarken bir dönem sonra sürmenaj olup hangi haftada olduğunu bile unutabiliyor. Allahtan teknoloji çok ilerlemiş durumda giriyorsun internete o sana kaçıncı haftada olduğunu, bu hafta sende ve bebeğinde oluşacak değişiklikleri bir güzel anlatıveriyor. Baştan sona inanılmaz bir yolculuk insan ne hissedeceğini bilemiyor.
Madem konu açıldı o zaman bir çırpıda konuyla ilgili bu güne kadar hissettiklerimi ve aynı zamanda eteğimdeki taşı döküveriyim. Hamile olduğunu öğrenme: Hamile olduğunun ilk tanısı evde yapılan 5-10 liralık gebelik testleriyle olur benimki öyle olmadı. Ben test yapabilme aşamasına bir iki hafta varken bir akşam yemeğinde annemlerle oturmuş hünkar beğendi yerken "allahım yemek ne güzel olmuş hımmm et de ne güzel pişmiş lezzetliymiş" derken buldum kendimi ve o an anladım ben de bir gariplik olduğunu. Nihayetinde etli bir yemeği yemiş ve inanılmaz leziz bulmuştum. Bu arada sevgili etçil arkadaşlar eğer her et yediğinizde benim o akşam ki aldığım tadı alıyorsanız işte o zaman eti neden o kadar sevdiğinizi, et et diye çıldırdğınızı anlayabilirim. İşte bunun üzerine test yapmaya karar verdim. Testi yaptığında çubuğun üzerinde iki çizgi olması gerekiyormuş benimki 15dk aradan sonra tek çizgiydi. Ama ben pes etmiyorum inanıyorum ikinci çizgi çıkacak zaman geçiyor yok. Ben şaşı bak şaşır mantığıyla bakınca ikinci çizgiyi görüyorum ama. Ayrıca et yedim kimse başıma silah dayamadı inanılmaz zevk aldım bunun bir açıklaması olması gerekiyor ve aklıma gelen tek mantıklı açıklama da hamile olabileceğim. Neyse sonunda konuyu eşime açtım belirli bir noktaya 10dk bakınca ikinci çizgiyi görebiliyorsun felan dedim. O da haberin azemetinin altında ezilmiş olacak ki daha ziyade konunun bilimsel yönüne eğilmeyi tercih etti. "Bu eften püften testlerin güvenilirliği nedir kan testi yaptırmak lazım" şeklinde olaya başka bir yönden eğilmeyi tercih etti. Yok öyle türk filmlerindeki gibi sofra hazırlanıp eşin işten gelmesini bekleyip büyük bir heyecanla eşe müjdeli haberi vermeler, eşin seni kucağına alıp döndürmesi felan hepsi yalan. Bu evdeki testlerle olayın büyüsü bitmiş arkadaş.
Hamileliğin eşe dosta aileye ilan edilmesi: uzun süredir evliysen kamuoyu uzun zamandır bu haberi vermeni bekliyordur sen de bu coşkuyla haberi cümle aleme duyurursun herkes çeşit çeşit tepki verir. En güzeli haberi aielelere vermektir süper tepki verirler ayağını yerden keserler. Hamile olduğunu idrak etme :eş dost sevine dursun sen bu arada muhtemelen vücudundaki hormon patlamasıyla 7/24 bebeği düşünürsün azın kulaklarında gezersin fakat bu mutlu dönem çok uzun sürmez bulantılar başlar hele bir de benim gibi alerjik bir bünyeye sahipseniz ve hamileliğiniz bahara denk geldiyse tüm o gözlerdeki pırıltı gider yerine "allahım ben ne yaptım"a döner. Her çıkartma evresinde kendimi kedi gibi hissettim bu arada onlarda tüy yumağını çıkartırken omurilikten başlayan bir kasılmaya öne doğru hamlelerde bulunurlar ya işte bu çıkartmalar mide üşütmesindeki griptekilere benzemiyor şekerler bilenler bilir bu bildiğin ilerde çocuğa yer açılsın mantığıyla organlarını dışarı atmaya çalışmak gibi eylem. Neyseki başarısız oluyorsun bu girişimde malum nefes alan ciğerlere kalbe böbreğe felan ihtiyacın oluyor. Beni en çok korkutan her çıkartma eyleminden sonra yüzümde çatlayan kılcal damarlar ve gözle görülür kan pıhtıları. İşte bir kadın için aynaya baktığında gördüğü şey çok önemli ben artan kilolarla beraber bir de son kale yüzümdeki tuhaflıklarla da yıkılıyordum. Ha bu arada deli çıkartıyorum, ömrümden ömür gidiyor yine de yemekten vazgeçmiyorum ama ne yemek... Tam bulantıların biteceği dönemde bahar gelmez mi? Böyle bir işkence yok nefes alamıyorum hiç bir ilaç verilemiyor deli gibi internetten nefes alma yöntemlerine bakıyorum herşeyi deniyorum yok artık dayanamayıp ağlamaya başlıyorum keza bu işleri daha kolaylaştırmıyor. Ben yine "allahım ben ne yaptım mutlu mesut yaşıyordum" şeklinde serzenişlerde bulunurken bir yandan da "allahım yanlış anlaşılmasın şikayet etmiyorum ben bebişimi çok seviyorum sadece sadece ühü ühü..." şeklinde vicdan azabıyla karışık durum düzeltmesine gidiyorum. Anam bu sene de yağdı da yağdı yağdı da yağdı. Bir dur artık bir yaz gelsin ottu püsürdü kurusun alerjilerim bittin diye üfleyip püflüyorum hergün kartepenin eteklerindeki yeşikliklerle bezeli okuluma giderken küfrediyorum. Şu anda beton yığınlarıyla çevrili bir yerde çalışıyor olsaydım belki bu dönemi daha hafif atlatabilirdim diyorum kendi kendime. Neyseki yaz geliyor. Bu sırada öğrencilerden gelen eriği kirazı lüp lüp götürüyorum sonuç hamilelik şekeri.
Evet sorunların teker teker üstesinden gelmek gerekiyor. Hamilelik kadınların kilo takıntısı yapmadan vicdanla kapışmadan götürdüğü tek dönemdir ne yazık ki bu dönemde bana verilen sıkı diyetle hayatım kararıyor geçen gün dondurma için eşime yalvarırken yakaladım kendimi daha da fecisi ilk yalvardım tam kedi yavrusu kıvamında sevimli hüzünlü gözlerle bakarak baktım ikna olmadı kavga ettim istediğim sonuca ulaşamayınca da oturdum ağladım. Rezilliğe bak başka yorum yapmıyorum. En azından birimizin iradesi sağlam aklı selim davranabiliyor :)) Ben de normalde mantık adamıyımdır da şimdi böyle oldum dermişim hormonel yani.
Önümde koskoca üç var okuduğum şeylere bakarak diyebilirim ki şenlik yeni başlıyor. Anlıyorum çünkü artık ayakkabılarımı bağlarken zorlanıyorum yere düşen bir şey o an için çok lazım değilse yokmuş gibi davranıp es geçiyorum vs vs bu böyle uzar gider. Diyebilirimki yine de herşeye değer onunla çok mutluyum daha şimdiden yüzünü görmeyi sesini duymayı deli gibi bir sabırsızlıkla bekliyorum. Son olarak diyebileceğim tek şey var "allah sağlık sıhhat versin herşey yolunda düzgün gitsin." Heralde dünyanın dört bir yanında hiç değişmeyen tek dilek budur anneler için, hiçbirşey bir çocuğun sağlığından daha önemli olamaz çünkü. o zaman lafı daha fazla uzatmadan keseyim ve sağlıcakla kalın diyeyim...
7 Ağustos 2012 Salı
18 Mart 2012 Pazar
Acılar Şimdi Gözümde Canlandılar
Çocukluğumda hatırladığım kadarıyla ve de anlatılanlara bakarak bir hayli cesur bir kız çocuğu olduğumu söyleyebilirim. Çocukken hepimiz cesur değil miyizdir zaten? Mutlaka herşeyde olduğu gibi bu konuda da istisnalar vardır elbette. Ama genel itibariyle her bir çocuk ne yazık ki ana babasının dudağını uçuklatacak derecede cesurluktaki hareketlerde bulunmuştur. Otuzlu yaşlara ulaştığımda ise bir baktım ki o cesur çocuk gitmiş yerine acı konusunda takıntılı ve hatta saplantılı korkak bir yetişkin gelmiş. Acı çekmekten deli gibi korkuyorum. Diyeceksiniz ki niye işte öyle. Deyip geçmeyeceğim. Valla naçizane kendimce birkaç fikrim var: Çocuklar korkmaz çünkü korkunun ne olduğunu bilmezler. Çocukken insan acı, hastalık, keder, elem nedir bilmezler. Ne yazık ki bu kavramları zamanla öğrenirler kaçış yoktur. Her bahar başlangıcında yediği penisilinler, geçirdiği abuk sabuk cerrahi operasyonlar ya da geçirdiği trafik kazaları ile anlar ki "aman allahım -acı- diye birşey var." Ve evet -acıtıyor-
Acıyla tanıştığın an korku da bonusu olarak yanı başında gelir. Örneğin ben iki kez burun ameliyatı geçirdim. Süreç içerisinde çektiğim acılar cabası bir de nur topu gibi bir fobim var - burnuma top gelmesi- Bazılarınız bu korkuyu saçma bulabilirsiniz lakin unutmayınız benim günümün yarısı çocuklarla geçiyor ve onlarla birlikteyken topun nereden geleceğini kestirmek çok zor. Diğer bir takıntım ise -arabayla kaza yapmak- Bazılarınız aklınızdan "bu normal bir korku" diye geçirebilirsiniz. Tabii ki kaza yapmak korkutucu bir deneyim benim korkum esaslı bir çapmadan daha ziyade bir çarpma anında yüzümde patlayacak olan hava yastığıdır. Öyle bir durumda hiçbir yeri orjinal olmayan bir burna ne olabileceğini hayal ederek kendi kabusumu tekrar tekrar yaşıyorum. Diğer diğer bir takıntım ise bulantılar kusmalar. İşte bu takıntım da yine hastalıklı geçirilen bir çocukluğun ağzımdan burnumdan gelme şeklidir. Dün akşam midem bulanırken şunu farkettim bilinçaltım bütün zihinsel ve bedensel enerjimi bir araya toplayıp kendi kendimi "midem bulanmıyor" şeklinde ikna etmeye çalışıyor.Meğer zavallı beynim bütün gece bir yandan televizyon izlemeye çalışırken bir yandan da tüm enerjisiyle midemi ikna etmeyi deniyormuş. Gerçekten zavallı beynim ve benliğim bu tür anılarla ilintili ve de iniltili.
Bedensel hassaslığım ya da zayıflığım da denebilir aynı şekilde ruhumda da zuhur etmiş bulunacak ki sadece fizikel açıdan değil insanın içinde uhde bırakabilecek her türlü acıdan bir o kadar korkarım. İşin kötü tarafı hastalıktı sağlıktı bedensel acılar bireyseldir ya ruhani olanlar olanlar için bir kısıtlama yok. Bütün zayıflıklarıma rağmen çok güçlü bir yanım vardır. Empati kurma yeteneğim. İşte bu bana tüm insanlığın acılarını çektiren nadide özelliğimdir. İnsanın alacası içinde saklı derler ya bazen bir an gelir ve insanoğlu onu dışarıya döker işte ben alacanın içinde karman çorman karışırım, acı benimmiş gibi yeniden günlerce içimde yaşarım. Bir yakınımın derdini dinlemem, bir kitap ya da bir yazı okumam, bir film seyretmem yeter bana insanoğlunun acısına yoldaşlık etmem için. Ve her geçen gün dualarıma daha sıkı sarılırım "Allah daha büyük dert vermesin" diye. Madem konuyu ilahi boyuta da taşıdık o zaman bu konudaki düşüncelerimi de belirteyim bir çırpıda. İnancım şu ki öbür dünya gibi bir kavrama ihtiyacı yok insanoğlunun. İnsanoğlunun birbirine ettiklerinin yanı sıra cehennemin lafı mı olur aramızda. Mevlam kullarını sadece ateşle sınamış. Ya biz insanlığımızı neyle sınıyoruz bir baksak ya. Bir insanın bir insana yaptığı onca eziyet, işkence, vahşet, soykırımlar ve yeni nesil her türlü psikolojik silahın yanında kutsal kitaplarda geçen cehennem bile masum kalıyor ne yazık ki. Yaradan ne düşünüyor bu konuda acaba? diye kendi kendime sormadan da edemeyip bugünkü yazıma pat diye son veriyorum...
Ana düşünce:Aşağıdaki sözlere kulak verelim ve de hepberaber yüksek sesle söyleyip dans edelim. Eh söyenenlerden de biraz kendimize pay çıkartsak fena olmaz
Acıyla tanıştığın an korku da bonusu olarak yanı başında gelir. Örneğin ben iki kez burun ameliyatı geçirdim. Süreç içerisinde çektiğim acılar cabası bir de nur topu gibi bir fobim var - burnuma top gelmesi- Bazılarınız bu korkuyu saçma bulabilirsiniz lakin unutmayınız benim günümün yarısı çocuklarla geçiyor ve onlarla birlikteyken topun nereden geleceğini kestirmek çok zor. Diğer bir takıntım ise -arabayla kaza yapmak- Bazılarınız aklınızdan "bu normal bir korku" diye geçirebilirsiniz. Tabii ki kaza yapmak korkutucu bir deneyim benim korkum esaslı bir çapmadan daha ziyade bir çarpma anında yüzümde patlayacak olan hava yastığıdır. Öyle bir durumda hiçbir yeri orjinal olmayan bir burna ne olabileceğini hayal ederek kendi kabusumu tekrar tekrar yaşıyorum. Diğer diğer bir takıntım ise bulantılar kusmalar. İşte bu takıntım da yine hastalıklı geçirilen bir çocukluğun ağzımdan burnumdan gelme şeklidir. Dün akşam midem bulanırken şunu farkettim bilinçaltım bütün zihinsel ve bedensel enerjimi bir araya toplayıp kendi kendimi "midem bulanmıyor" şeklinde ikna etmeye çalışıyor.Meğer zavallı beynim bütün gece bir yandan televizyon izlemeye çalışırken bir yandan da tüm enerjisiyle midemi ikna etmeyi deniyormuş. Gerçekten zavallı beynim ve benliğim bu tür anılarla ilintili ve de iniltili.
Bedensel hassaslığım ya da zayıflığım da denebilir aynı şekilde ruhumda da zuhur etmiş bulunacak ki sadece fizikel açıdan değil insanın içinde uhde bırakabilecek her türlü acıdan bir o kadar korkarım. İşin kötü tarafı hastalıktı sağlıktı bedensel acılar bireyseldir ya ruhani olanlar olanlar için bir kısıtlama yok. Bütün zayıflıklarıma rağmen çok güçlü bir yanım vardır. Empati kurma yeteneğim. İşte bu bana tüm insanlığın acılarını çektiren nadide özelliğimdir. İnsanın alacası içinde saklı derler ya bazen bir an gelir ve insanoğlu onu dışarıya döker işte ben alacanın içinde karman çorman karışırım, acı benimmiş gibi yeniden günlerce içimde yaşarım. Bir yakınımın derdini dinlemem, bir kitap ya da bir yazı okumam, bir film seyretmem yeter bana insanoğlunun acısına yoldaşlık etmem için. Ve her geçen gün dualarıma daha sıkı sarılırım "Allah daha büyük dert vermesin" diye. Madem konuyu ilahi boyuta da taşıdık o zaman bu konudaki düşüncelerimi de belirteyim bir çırpıda. İnancım şu ki öbür dünya gibi bir kavrama ihtiyacı yok insanoğlunun. İnsanoğlunun birbirine ettiklerinin yanı sıra cehennemin lafı mı olur aramızda. Mevlam kullarını sadece ateşle sınamış. Ya biz insanlığımızı neyle sınıyoruz bir baksak ya. Bir insanın bir insana yaptığı onca eziyet, işkence, vahşet, soykırımlar ve yeni nesil her türlü psikolojik silahın yanında kutsal kitaplarda geçen cehennem bile masum kalıyor ne yazık ki. Yaradan ne düşünüyor bu konuda acaba? diye kendi kendime sormadan da edemeyip bugünkü yazıma pat diye son veriyorum...
Ana düşünce:Aşağıdaki sözlere kulak verelim ve de hepberaber yüksek sesle söyleyip dans edelim. Eh söyenenlerden de biraz kendimize pay çıkartsak fena olmaz
Hayat Bayram Olsa
Şu dünyadaki en mutlu kişi mutluluk verendir
Şu dünyadaki sevilen kişi sevmeyi bilendir
Şu dünyadaki en bilge kişi kendini bilendir
Şu dünyadaki en olgun kişi acıya gülendir
Bütün dünya buna inansa, bir inansa
Hayat bayram olsa
İnsanlar el ele tutuşsa, birlik olsa
Uzansak sonsuza
Şu dünyadaki en soylu kişi insafa gelendir
Şu dünyadaki en zengin kişi gönül fethedendir
Şu dünyadaki en üstün kişi insanı sevendir
Şu dünyadaki sevilen kişi sevmeyi bilendir
Bütün dünya buna inansa, bir inansa
Hayat bayram olsa
İnsanlar el ele tutuşsa, birlik olsa
Uzansak sonsuza
Lay lay lay lay la la la...
Şu dünyadaki sevilen kişi sevmeyi bilendir
Şu dünyadaki en bilge kişi kendini bilendir
Şu dünyadaki en olgun kişi acıya gülendir
Bütün dünya buna inansa, bir inansa
Hayat bayram olsa
İnsanlar el ele tutuşsa, birlik olsa
Uzansak sonsuza
Şu dünyadaki en soylu kişi insafa gelendir
Şu dünyadaki en zengin kişi gönül fethedendir
Şu dünyadaki en üstün kişi insanı sevendir
Şu dünyadaki sevilen kişi sevmeyi bilendir
Bütün dünya buna inansa, bir inansa
Hayat bayram olsa
İnsanlar el ele tutuşsa, birlik olsa
Uzansak sonsuza
Lay lay lay lay la la la...
12 Mart 2012 Pazartesi
Acaba nedir nedir nedir?
Bu ara bir haller oldu bana allah seni inandırsın beynimin içi bomboş bir karmaşayla dolu. Aklımın ucuna sıkışmış mı desem saklanmış mı desem bir düşünce tarafından zaptedilmiş durumdayım. Nasıl desem -filmlerde gördüğümüz kadarıyla tarif etmeyi deneyeyim- bembeyaz bir ışık patlatmışlar da işte ben o beyazlık nedeniyle hiç birşeyi göremez olmuşum kör olmuşum gibi. Halbuki ilkçağlardan beri ışık eşittir medeniyet ışık eşittir iyilik ışık eşittir bilgi ışık eşittir her anlamda aydınlanma işte bendeki ışığın ne aydınlanmayla ne de iyilik, huzurla alakası var. Birşey gözümün tam önünde duruyormuş da onu göremiyormuşum gibi bir hissiyat. Bu hissiyadi süreç biraz daha devam ederse zavallı beynimdeki varolan tek tük bilgi parçaçıkları da yanıp kül olacakmış gibi bir hissiyat da var içimde. İnsanın derdini anlatabilmek için elinde elle tutulur bir şey olmayınca yapabileceği tek şey. "İçime öyle doğuyor, hissediyorum, biliyorum ama..." tarzında açıklamalar oluyor. Birisi dönüp "naber peynir nasıl gidiyor hayat?" diye sorsa bu sorunun bile cevabını veremeyecekmişim gibi bir korku da düştü beraberinde içime yakında bu parlak ışık bedenimi de aşıp dışarı fışkıracakmış gibi. Keza bu tanımlama kulağa sanki içimdeki tüm bilgi dışarı bir şelale bir sel ya da bir patlama şeklinde insanoğluna sırayet edecekmiş gibi gelsede. Ne yazık ki dışarı fışkıracak bir bilgi ne bileyim bir hafıza birikimi yok. Benim hafızam da öyle aman aman dolu bir paket değil ki. Benim hafızam megabaytlarla ölçülebilir depolanabilir öyle anlatayayım sana. İçinde sadece bakkal defteri tadında alacak verecek davaları var. Eğer kafamdaki hesaplaşma benim tarafımdan sağlandıysa listeye bir çizik atılır süreç içerisinde o bile kaybolur gider. Bu tarz şeylerin dışında benim için herşey gelip geçici. Yani lafın kısası sevgili okurum beni can evimden vur seni sonsuza kadar başımda taşıyayım. Bendeki sistem bu, resetlemeyi çok denedik ama bu sistem kumanda odasına direkt bağlı silinemiyor.
Ne diyordum bu ışık enginlere sığmam taşarm edasıyla beynimin bendlerini aşmaya başladı ne yazık ki. Aynaya baktığımda gördüğüm tek şey içeriden gelen keskin ışıkla saydamlaşan tenim. (Ya kardeşim atma zaten peynirsin ne saydamlığından bahsediyorsun diyenleriniz olabilir aranızda ayıp eder. Demem o ki artık beyazın da ötesine geçtim saydamım diyorum yahu.) Işık burda da ters tepki yaratıyor insan ışıkla parıl parıl parlayacağını düşünür ya hayır işte öyle olmuyor daha çok soluklaşıyorsun kendi içinde bir kontrast yaratıyor bu durum diğer durumlarda olduğu gibi.
Uzun lafın kısası bu aralar beynim hep yoğun hep yorgun sıkıntı desen sıkıntı değil dert desen dert değil kafaya takılan bir plan proje desen değil boşa koydum dolmadı doluya koydum dolmadı değil yeni atılımlar yapacak bir dimağ değil.
Bendeki nedir nedir nedir?
Aslında bugün sizinle nedir bu kore ve ispanyol yönetmenlerin derdi konulu bir yazı paylaşmak istiyordum lakin kısmet değilmiş. Bugün içimi dökesim varmış. O zaman kalın sağlıcakla.
Ne diyordum bu ışık enginlere sığmam taşarm edasıyla beynimin bendlerini aşmaya başladı ne yazık ki. Aynaya baktığımda gördüğüm tek şey içeriden gelen keskin ışıkla saydamlaşan tenim. (Ya kardeşim atma zaten peynirsin ne saydamlığından bahsediyorsun diyenleriniz olabilir aranızda ayıp eder. Demem o ki artık beyazın da ötesine geçtim saydamım diyorum yahu.) Işık burda da ters tepki yaratıyor insan ışıkla parıl parıl parlayacağını düşünür ya hayır işte öyle olmuyor daha çok soluklaşıyorsun kendi içinde bir kontrast yaratıyor bu durum diğer durumlarda olduğu gibi.
Uzun lafın kısası bu aralar beynim hep yoğun hep yorgun sıkıntı desen sıkıntı değil dert desen dert değil kafaya takılan bir plan proje desen değil boşa koydum dolmadı doluya koydum dolmadı değil yeni atılımlar yapacak bir dimağ değil.
Bendeki nedir nedir nedir?
Aslında bugün sizinle nedir bu kore ve ispanyol yönetmenlerin derdi konulu bir yazı paylaşmak istiyordum lakin kısmet değilmiş. Bugün içimi dökesim varmış. O zaman kalın sağlıcakla.
8 Şubat 2012 Çarşamba
Pozitif Ayrımcılık
Evet yine konuyu tüm detaylarıyla inceleyebilmek için ta çocukluğuma kadar indim. Konuyla ilgili ilk mantık kırıntıları içeren anılar ortaokul yıllarıma rast geliyor. Öğretmenlerimiz "eğitimde aile mi yoksa çevre mi daha önemlidir?" başlıklı bir münazara düzenlemişler ben de çevreyi savunan gruptayım halbuki deli gibi diğer grupta olmak istiyorum. Çünkü o tarafın kozunun daha güçlü olduğunu düşünüyorum.Bir insana ailesinden daha iyi şekil verebilecek dış faktörleri beynim almıyor. Aradan yıllar yıllar geçiyor ve ben artık çitin diğer tarafındayım (atık münazarayı ben yönetiyorum dermişim) ve ne yazık ki dehşetle farkındayım ki aile bir yere kadar çocuk çevreden aklımın ve hayalimin kabul etmek istemediği bir ölçüde ve hızda etkileniyor. İşte günümüzde de bu konu medyaya mahalle baskısı başlığı altında girip girip çıkıyor.
Aslında çocukluğumdan devam etsem konuyla ilgili daha neler çıkar lakin o günlerde yaşadığım mahalle baskılarından bahsedecek kadar sağlam sinirlere bugün sahip değilim belki başka bir gün. O halde büyük bir hızla zaman makinemizi günümüze ayarlayalım bakalım 2012'de çevre beni nasıl etkiliyor. O zaman görsel anlamda çevremi tanımlamakla başlayayım efendim kartepenin eteklerinde minik şirin bir okulda çalışmakta ve eteğin düzlüklerinde müstakil bir evde yaşamaktayım. Yazı ayrı kışı ayrı baharı apayrı güzel bir memleket. Buraya kadar çevre tanımı kulağa iyi geliyor. Taki işin içine insan faktörü ekleninceye kadar.
Faktör 1: Sabahın köründe yağmurlu bir havada otobüs bekliyorum. O sırada mahallede oturan bir teyze yaklaşıyor yanıma, çocuğuyla ilgili bir konuda dertlenmiş onu anlatıyor ve konuyla ilgili fikrimi soruyor ben de mümkün olduğunca yardımcı olmaya çalışıyorum. Bu sırada yarım saatte bir gelen otobüsümün geldiğini görüp bir yandan otobüse durması için el ediyorum diğer yandan da şemsiyemi kapatarak arabaya doğru yöneliyorum. Bu arada teyze hala bir şeyler anlatıyor ona da gitmem gerektiğini anlatmaya çalışıyorum. Zzzzzt otobüs beni transit geçiyor. Bu arada 25-30 adım ötemde başka birisi için durunca ben de derse geç kalmamak adına koşup yetişiyorum. Saf saf şoföre "durmanız için el ettim ama görmediniz" diyorum. O da bana "yoooo gördüm konuşuyordun durmadım" diyor. Ben de ki şoku görmeniz lazımdı. Uzun uzun tartışmalardan sonra amca "amannnn canım durmak istemedi durmadım" deyip olaya son noktayı koyuyor. Eğer ben bir erkek olsaydım son nokta yumruklarla konurdu.
Faktör 2: okulumdaki müdür yardımcılığı kadrosu için başvuruda bulundum. Benden sonra başka bir arkadaş(erkek) daha aynı kadroya talip olmuş. Talepler değerlendirildikten sonra benim hizmet yılım daha fazla olduğu için benim başvurumun kabul olacağı milli eğitimdeki görevliler tarafından müdür beye bildirilmiş. Daha sonra ben müdür beyin odasına çağrıldım. Sinirden tüm beyin dalgalarımın sigortaları atmış ve dilekçemi geri çekmiş bir vaziyette müdür (beyin) odasından çıktım.Eğer ben erkek olsaydım adam yerine konulacağım için ( bakınız deyimlerimiz bile erkek olmayı hakikatli bir birey olmakla bir tutuyor) böyle bir dilekçe geri çektirtme işlemi düzenlenmezdi. Ya da zaten diğer arkadaş bunu erkekliğe sığdıramazdı ve başvurmazdı.
Faktör 3: Bu sefer karlı bir havada bir marketin önünde okula gitmek için otobüs bekliyorum. Önümden hatta parmak ucumdan geçerek bir araba marketin önüne park ediyor. Ama o kadar yakın geçiyor ki ben korkuyla geriye bir kaç adım sendeliyorum. Arabanın şoförü bunu fark ediyor. Markette işini bitirdikten sonra da ben hiç orada yokmuşum gibi arabayı geri vitese alarak arabayı tekrar üstüme üstüme sürüyor. En son ben "ne yapıyorsun diye?" bağırınca o da penceresini açıp gülerek bir şeyler söylüyor. Keza ben o kadar sinirliydim ki ne söylediğini şu an hatırlayamıyorum. Adama "deli misin sen kardeşim?" şeklinde bağrınırken de otobüsüm geliyor ve ben söylene söylene yerime oturuyorum. Eğer ben erkek olsaydım ilk olaydı kusura bakma ağabey denirdi ikinci olay olmazdı bile. Ortada krkutularak zevk alıncak bir bayan yoksa olay çıkartmanın bir manası yoktur.
Faktör 4: Otobüs bildiğin öğretmen servisi şeklinde bir yolcu profiline sahip. Yol boyunca beş ilkokul bir lise bir yüksek okul var. Aynı kadro her sabah yol alıyoruz. Şoförle tartıştığım o gün bir allahın kulu da "kardeşim bu nasıl bir konuşma şekli? Bir bayanla bu şekilde konuşulur mu?" ya da ne bileyim "karşındaki köyümüzün öğretmeni bu konuşma tarzı hiç hoş değil." filan demedi. Ama bugün ben yine başka bir adama saydırırken otobüse bindiğim için "hocam biraz sinirli bir insansınız herhalde?" denildi. Eğer ben bir erkek olsaydım "sinirli bir insan" değil "mert bir erkek" olarak görülecektim. Bu nedenle de buna ilişkin yorum bile yapılmayacaktı. Ama erkek olmadığıma göre ben etrafta "bıd bıd" konuşan saçı uzun aklı kısa adem oğluyum pardon ya adem kızıyım.
Daha çokçasını ve hakikatlilerini hayatımın içinden hiç zorlanmadan ve aramadan bulup çıkartabilirim lakin çok da derinlere dalmak istemiyorum akabinde adaleti geç de olsa sağlamak konusunda feci saplantılı bir karakter haline dönüşüyorum. İşin aslı şu bu hikayelerdeki faktörlerin hepsi erkek ve benim kadın olmam nedeniyle faktörel davranabiliyorlar. Nasıl bir iç güdüdür bilmiyorum. Aşağılık kompleksinden midir? Büyütülme şeklinden midir? Sene 2012 millet ayı geçti marsa temel attı ama bizim hala çağdaş uygarlık seviyesine çıkamamamızdan mıdır? Kadını ya anne olarak kutsal görürüm dibine kadar sömürürüm ya da sömüremeyeceksem söverim gelmişine geçmişine gibi her yeri mantık hatasıyla dolu bir kavram haritamız mı vardır nedir? Bilmiyorum bilmek de istemiyorum.
Ama erkek milletine iki çift lafım var iki kapı tuttunuz önden buyur ettiniz, iki taşıyamadığımız yüke el atıp yardım ettiniz, iki ayakta gördünüz yer verdiniz diye havaya girip pozitif mozitif ayrımcılık uygulamayınız uygulatmayınız.
PS: Bakınız korktuğum başıma gelmeye başladı. Hindi gibi kabarmaya başladım bunun sonu hayra alamet değil...
Aslında çocukluğumdan devam etsem konuyla ilgili daha neler çıkar lakin o günlerde yaşadığım mahalle baskılarından bahsedecek kadar sağlam sinirlere bugün sahip değilim belki başka bir gün. O halde büyük bir hızla zaman makinemizi günümüze ayarlayalım bakalım 2012'de çevre beni nasıl etkiliyor. O zaman görsel anlamda çevremi tanımlamakla başlayayım efendim kartepenin eteklerinde minik şirin bir okulda çalışmakta ve eteğin düzlüklerinde müstakil bir evde yaşamaktayım. Yazı ayrı kışı ayrı baharı apayrı güzel bir memleket. Buraya kadar çevre tanımı kulağa iyi geliyor. Taki işin içine insan faktörü ekleninceye kadar.
Faktör 1: Sabahın köründe yağmurlu bir havada otobüs bekliyorum. O sırada mahallede oturan bir teyze yaklaşıyor yanıma, çocuğuyla ilgili bir konuda dertlenmiş onu anlatıyor ve konuyla ilgili fikrimi soruyor ben de mümkün olduğunca yardımcı olmaya çalışıyorum. Bu sırada yarım saatte bir gelen otobüsümün geldiğini görüp bir yandan otobüse durması için el ediyorum diğer yandan da şemsiyemi kapatarak arabaya doğru yöneliyorum. Bu arada teyze hala bir şeyler anlatıyor ona da gitmem gerektiğini anlatmaya çalışıyorum. Zzzzzt otobüs beni transit geçiyor. Bu arada 25-30 adım ötemde başka birisi için durunca ben de derse geç kalmamak adına koşup yetişiyorum. Saf saf şoföre "durmanız için el ettim ama görmediniz" diyorum. O da bana "yoooo gördüm konuşuyordun durmadım" diyor. Ben de ki şoku görmeniz lazımdı. Uzun uzun tartışmalardan sonra amca "amannnn canım durmak istemedi durmadım" deyip olaya son noktayı koyuyor. Eğer ben bir erkek olsaydım son nokta yumruklarla konurdu.
Faktör 2: okulumdaki müdür yardımcılığı kadrosu için başvuruda bulundum. Benden sonra başka bir arkadaş(erkek) daha aynı kadroya talip olmuş. Talepler değerlendirildikten sonra benim hizmet yılım daha fazla olduğu için benim başvurumun kabul olacağı milli eğitimdeki görevliler tarafından müdür beye bildirilmiş. Daha sonra ben müdür beyin odasına çağrıldım. Sinirden tüm beyin dalgalarımın sigortaları atmış ve dilekçemi geri çekmiş bir vaziyette müdür (beyin) odasından çıktım.Eğer ben erkek olsaydım adam yerine konulacağım için ( bakınız deyimlerimiz bile erkek olmayı hakikatli bir birey olmakla bir tutuyor) böyle bir dilekçe geri çektirtme işlemi düzenlenmezdi. Ya da zaten diğer arkadaş bunu erkekliğe sığdıramazdı ve başvurmazdı.
Faktör 3: Bu sefer karlı bir havada bir marketin önünde okula gitmek için otobüs bekliyorum. Önümden hatta parmak ucumdan geçerek bir araba marketin önüne park ediyor. Ama o kadar yakın geçiyor ki ben korkuyla geriye bir kaç adım sendeliyorum. Arabanın şoförü bunu fark ediyor. Markette işini bitirdikten sonra da ben hiç orada yokmuşum gibi arabayı geri vitese alarak arabayı tekrar üstüme üstüme sürüyor. En son ben "ne yapıyorsun diye?" bağırınca o da penceresini açıp gülerek bir şeyler söylüyor. Keza ben o kadar sinirliydim ki ne söylediğini şu an hatırlayamıyorum. Adama "deli misin sen kardeşim?" şeklinde bağrınırken de otobüsüm geliyor ve ben söylene söylene yerime oturuyorum. Eğer ben erkek olsaydım ilk olaydı kusura bakma ağabey denirdi ikinci olay olmazdı bile. Ortada krkutularak zevk alıncak bir bayan yoksa olay çıkartmanın bir manası yoktur.
Faktör 4: Otobüs bildiğin öğretmen servisi şeklinde bir yolcu profiline sahip. Yol boyunca beş ilkokul bir lise bir yüksek okul var. Aynı kadro her sabah yol alıyoruz. Şoförle tartıştığım o gün bir allahın kulu da "kardeşim bu nasıl bir konuşma şekli? Bir bayanla bu şekilde konuşulur mu?" ya da ne bileyim "karşındaki köyümüzün öğretmeni bu konuşma tarzı hiç hoş değil." filan demedi. Ama bugün ben yine başka bir adama saydırırken otobüse bindiğim için "hocam biraz sinirli bir insansınız herhalde?" denildi. Eğer ben bir erkek olsaydım "sinirli bir insan" değil "mert bir erkek" olarak görülecektim. Bu nedenle de buna ilişkin yorum bile yapılmayacaktı. Ama erkek olmadığıma göre ben etrafta "bıd bıd" konuşan saçı uzun aklı kısa adem oğluyum pardon ya adem kızıyım.
Daha çokçasını ve hakikatlilerini hayatımın içinden hiç zorlanmadan ve aramadan bulup çıkartabilirim lakin çok da derinlere dalmak istemiyorum akabinde adaleti geç de olsa sağlamak konusunda feci saplantılı bir karakter haline dönüşüyorum. İşin aslı şu bu hikayelerdeki faktörlerin hepsi erkek ve benim kadın olmam nedeniyle faktörel davranabiliyorlar. Nasıl bir iç güdüdür bilmiyorum. Aşağılık kompleksinden midir? Büyütülme şeklinden midir? Sene 2012 millet ayı geçti marsa temel attı ama bizim hala çağdaş uygarlık seviyesine çıkamamamızdan mıdır? Kadını ya anne olarak kutsal görürüm dibine kadar sömürürüm ya da sömüremeyeceksem söverim gelmişine geçmişine gibi her yeri mantık hatasıyla dolu bir kavram haritamız mı vardır nedir? Bilmiyorum bilmek de istemiyorum.
Ama erkek milletine iki çift lafım var iki kapı tuttunuz önden buyur ettiniz, iki taşıyamadığımız yüke el atıp yardım ettiniz, iki ayakta gördünüz yer verdiniz diye havaya girip pozitif mozitif ayrımcılık uygulamayınız uygulatmayınız.
PS: Bakınız korktuğum başıma gelmeye başladı. Hindi gibi kabarmaya başladım bunun sonu hayra alamet değil...
18 Ocak 2012 Çarşamba
her yerde kar var
Bu güzel karlı kış günlerinden herkese merhabaaaaaa. Evet bolca "her yerde kar var kalbim senin bu gece...." namelerini duyduğumuz ve hatta duymakla da kalmayıp şarkıyı taaaa içimizde hissettiğimiz bir döneme girmiş bulunmaktayız.(İstanbul ve çevresinde "Dönem" diye adlettiğim şey topu topu iki bilemediğin üç günlük bir süreç ama olsun sen bu kısacık zaman diliminin hissettirdiği duyguya bakacaksın) Tabi benim içimdeki bu deli bozuk coşkunun diğer bir nedeni de günlerdir yolunu gözlediğim o canım iki haftalık tatilin çattanadak kapıma dayanması da olabilir.
Karın yağmasıyla beraber elimizde birbirinden güzel, içinden mutluluğun ve sınırsız enerjinin aktığı, tüm anılarımızı kristalleşen su damlaları tadında sonsuzluğa donduran resimlerimiz var. Çeşit çeşit envai boyutta.Çocukluğumuzda sosyal paylaşım sitelerimiz, dijital fotoğraf makinelerimiz, fotoğraf makineli cep telefonumuz ( aslında cep telefonumuz ve hatta ev telefonumuz dahi) yoktu. Bu nedenle kar manzaralarını olsa olsa takvim yapraklarında ya da kartpostallarda görebilirdik. Hele hele yılbaşı öncesi o canım üzeri simli kar manzaralı kartpostalları düşündüğümde şu anda bile karnımda kelebekler yüzümde gülümseme oluşuyor. Bir de kar deyince aklıma haber programlarında fonda buz rengi denizle ve yağan karla beraber balık ağlarını çeken balıkçı manzaraları geliyor. Sanki bütün sene balıkçılar hasılat için o anı bekliyorlarmış da işte tam o "anı" belgelemek için kameralar oradaymış gibi bir manzara. Takvim yapraklarını ve kartpostalların karla ilgili bölümde dosyalanmasını anlıyorum da balıkçı amcalar ne alaka bilmiyorum.Bilmiyorum belki genetik kodlamamdaki araya sıkışmış bir gizemdir. Gizem diyorum çünkü sülalemde tek bir tane balıkçı yok. Çocukluk anılarımda "balığa gitmek" tarzı yan yana gelen kelime grupları yok. Ömrüm boyunca hiç bir dönemde balıkla aram hoş olmadığı için belleğimdeki bu kareye giden yol gastral bir seyehat de olamaz. Çünkü balık yemeyi hiçbir zaman sevmedim sevemedim ben. Halbuki ne kadar çok isterdim şu rakı balık muhabbetlerinin baş kahramanı ben olaydım; balıktan, yanındaki rakıdan bahsederken bile ağzım sulanaydı. Lakin ne balık ne rakı hiç bir zaman benim soframda yer bulamadı. Veyahut yılların eskitemediği turist geyiği olan "İstanbul çok güzel, rakı şiş kebap çok güzel, yine gelecek ben" cümlelerindeki hazzı bir kerecik ben de duyaydım. Lakin ne beyaz et ne kırmızı et benim soframda yer bulamadı.
Evet ben bir vejeteryanım demeyi isterdim ama o kadar değil. Sadece yemeyi sevmiyorum yemeye karşı değilim. Ama bunu da kültürel bir tepki olarak düşünüyorum. Çünkü bizim kültürde yok öyle vejeteryan filan olmak olsan olsan entel dantel olursun ne bileyim şımarık olursun ya da ağzının tadını bilmeyen bir avanak olursun ama benim ülkemde vejeteryan olamazsın. Şunu da belirtmeliyim ki bizim hem milli hem de dini gelenek göreneklerimizde hayvanlar alemi direkt bizim emrimize sunulduğu ve alemin kralı da biz olduğumuz için bu tür kavramlar canım ülkemde çok zor yer bulur veya uygulanabilirliği de çok zordur. Bir Avrupalının veya bir Amerikalının olaya yaklaştığı gibi yaklaşamayız biz. Biz farklı dünyaların insanlarıyız. Hadi vejeteryan olduk diyelim ama vegan zor çıkar bu topraklardan çünkü seni sen yapan kültürde hayvana bakış açısı belli.
İlk görev yerim Malatya'ydı. O yaşa kadar hiç bir şekilde mutfakla bir ilişkim olmamış demek ki. Yemek yapmayı bilmiyorum. Ve açım yemek yemem lazım. En sonunda güzel bir restoran buldum, içeri geçip oturdum. Garson geldiğinde neler var diye sordum. Amcam bana çeşit çeşit et yemekleri kelle paçalar sakatatlar vs saydı. Ben bir yandan içimdeki öğürtüyü bastırmaya çalışırken bir yandan da sebze yemeği olarak ne var diye sormayı başarabildim. Garson da bir yandan bana küçümseyen bir bakış fırlatırken bir yandan da " sebzeli kebabın etlerini sıyıraraktan bana sunabileceği sebze yemeğini anlatıyordu. Nasıl dehşete düştüğümü hala çok iyi hatırlıyorum.Lakin iki senenin sonunda bir hayli kıvama geldim. İçli köfteler lavaş arası tavuklar şiş kebaplar yemeye başlamıştım. Her ne kadar etle olan ilişkim kelle paça veya işkembe çorbası ne bileyim kokoreç boyutuna taşınmasa da bir hayli ilerlemişti. Ne yazık ki aynı tadı bir daha hiç bir yerde bulamadım.
İşte efendim kültürdür damak tadıdır her türlü canlıya olan saygımızdandır derken ortaya karışık kendimce bir vegetabalizm oluşturdum. Yaşasın sebzeler. Yaşasın kırk yılın başı çok iyi pişmiş her türlü kokudan arınmış et ve türevleri. Bu arada ben bir vegan olsaydım çok feci takardım bu sütaş reklamına. Ne o hayvanın etinden sütünden yararlandığın yetmedi bir de sevimliliğini kullanıp kendine yer mi yapıyorsun. O güzel buzağı görüp de etkilenmeyen insan çok azdır. Hele hele çocuk gözüyle bakınca ve onların reklamı nasıl algılayıp nasıl bir yanılsamaya düştüklerini düşününce daha da sinirleniyorum bu reklama.O kadar ustaca çekilmiş bir reklam ki ( kandırmaca ki) sevimliliği ile seni büyüleyen bir buzak insanların yaptığı işleri denetliyor serbest serbest dolaşıp en son kalp şeklini almış yeşil otlağına/ yuvasına geri dönüyor. Çok sinir oldum ben bu reklama gidip o buzağı ve ailesini ve hatta kabilesini kurtarmak istedim.
Bu reklama en iyi cevabı benim yerime verebilmesi için sizinle bu videoyu paylaşmak istiyorum. Lütfen çevremizdeki tüm canlılara karşı duyarlı olalım, sevelim sevilelim sevgi pıtırcıklarım....
Karın yağmasıyla beraber elimizde birbirinden güzel, içinden mutluluğun ve sınırsız enerjinin aktığı, tüm anılarımızı kristalleşen su damlaları tadında sonsuzluğa donduran resimlerimiz var. Çeşit çeşit envai boyutta.Çocukluğumuzda sosyal paylaşım sitelerimiz, dijital fotoğraf makinelerimiz, fotoğraf makineli cep telefonumuz ( aslında cep telefonumuz ve hatta ev telefonumuz dahi) yoktu. Bu nedenle kar manzaralarını olsa olsa takvim yapraklarında ya da kartpostallarda görebilirdik. Hele hele yılbaşı öncesi o canım üzeri simli kar manzaralı kartpostalları düşündüğümde şu anda bile karnımda kelebekler yüzümde gülümseme oluşuyor. Bir de kar deyince aklıma haber programlarında fonda buz rengi denizle ve yağan karla beraber balık ağlarını çeken balıkçı manzaraları geliyor. Sanki bütün sene balıkçılar hasılat için o anı bekliyorlarmış da işte tam o "anı" belgelemek için kameralar oradaymış gibi bir manzara. Takvim yapraklarını ve kartpostalların karla ilgili bölümde dosyalanmasını anlıyorum da balıkçı amcalar ne alaka bilmiyorum.Bilmiyorum belki genetik kodlamamdaki araya sıkışmış bir gizemdir. Gizem diyorum çünkü sülalemde tek bir tane balıkçı yok. Çocukluk anılarımda "balığa gitmek" tarzı yan yana gelen kelime grupları yok. Ömrüm boyunca hiç bir dönemde balıkla aram hoş olmadığı için belleğimdeki bu kareye giden yol gastral bir seyehat de olamaz. Çünkü balık yemeyi hiçbir zaman sevmedim sevemedim ben. Halbuki ne kadar çok isterdim şu rakı balık muhabbetlerinin baş kahramanı ben olaydım; balıktan, yanındaki rakıdan bahsederken bile ağzım sulanaydı. Lakin ne balık ne rakı hiç bir zaman benim soframda yer bulamadı. Veyahut yılların eskitemediği turist geyiği olan "İstanbul çok güzel, rakı şiş kebap çok güzel, yine gelecek ben" cümlelerindeki hazzı bir kerecik ben de duyaydım. Lakin ne beyaz et ne kırmızı et benim soframda yer bulamadı.
Evet ben bir vejeteryanım demeyi isterdim ama o kadar değil. Sadece yemeyi sevmiyorum yemeye karşı değilim. Ama bunu da kültürel bir tepki olarak düşünüyorum. Çünkü bizim kültürde yok öyle vejeteryan filan olmak olsan olsan entel dantel olursun ne bileyim şımarık olursun ya da ağzının tadını bilmeyen bir avanak olursun ama benim ülkemde vejeteryan olamazsın. Şunu da belirtmeliyim ki bizim hem milli hem de dini gelenek göreneklerimizde hayvanlar alemi direkt bizim emrimize sunulduğu ve alemin kralı da biz olduğumuz için bu tür kavramlar canım ülkemde çok zor yer bulur veya uygulanabilirliği de çok zordur. Bir Avrupalının veya bir Amerikalının olaya yaklaştığı gibi yaklaşamayız biz. Biz farklı dünyaların insanlarıyız. Hadi vejeteryan olduk diyelim ama vegan zor çıkar bu topraklardan çünkü seni sen yapan kültürde hayvana bakış açısı belli.
İlk görev yerim Malatya'ydı. O yaşa kadar hiç bir şekilde mutfakla bir ilişkim olmamış demek ki. Yemek yapmayı bilmiyorum. Ve açım yemek yemem lazım. En sonunda güzel bir restoran buldum, içeri geçip oturdum. Garson geldiğinde neler var diye sordum. Amcam bana çeşit çeşit et yemekleri kelle paçalar sakatatlar vs saydı. Ben bir yandan içimdeki öğürtüyü bastırmaya çalışırken bir yandan da sebze yemeği olarak ne var diye sormayı başarabildim. Garson da bir yandan bana küçümseyen bir bakış fırlatırken bir yandan da " sebzeli kebabın etlerini sıyıraraktan bana sunabileceği sebze yemeğini anlatıyordu. Nasıl dehşete düştüğümü hala çok iyi hatırlıyorum.Lakin iki senenin sonunda bir hayli kıvama geldim. İçli köfteler lavaş arası tavuklar şiş kebaplar yemeye başlamıştım. Her ne kadar etle olan ilişkim kelle paça veya işkembe çorbası ne bileyim kokoreç boyutuna taşınmasa da bir hayli ilerlemişti. Ne yazık ki aynı tadı bir daha hiç bir yerde bulamadım.
İşte efendim kültürdür damak tadıdır her türlü canlıya olan saygımızdandır derken ortaya karışık kendimce bir vegetabalizm oluşturdum. Yaşasın sebzeler. Yaşasın kırk yılın başı çok iyi pişmiş her türlü kokudan arınmış et ve türevleri. Bu arada ben bir vegan olsaydım çok feci takardım bu sütaş reklamına. Ne o hayvanın etinden sütünden yararlandığın yetmedi bir de sevimliliğini kullanıp kendine yer mi yapıyorsun. O güzel buzağı görüp de etkilenmeyen insan çok azdır. Hele hele çocuk gözüyle bakınca ve onların reklamı nasıl algılayıp nasıl bir yanılsamaya düştüklerini düşününce daha da sinirleniyorum bu reklama.O kadar ustaca çekilmiş bir reklam ki ( kandırmaca ki) sevimliliği ile seni büyüleyen bir buzak insanların yaptığı işleri denetliyor serbest serbest dolaşıp en son kalp şeklini almış yeşil otlağına/ yuvasına geri dönüyor. Çok sinir oldum ben bu reklama gidip o buzağı ve ailesini ve hatta kabilesini kurtarmak istedim.
8 Ocak 2012 Pazar
Bir sabah Uyandığımda
daha önce bahsettim mi bilmiyorum lakin ben gazete okumayı hiç sevmem ya da ana haber bültenlerini izlemeyi. Her seferinde "ülkede neler olup bitiyor öğrenmen lazım, bu kadar duyarsız bir vatandaş olamazsın" ya da "kızım (kızım dediğime bakmayın siz koca kadın oldum artık) büyü artık biraz siyasetle ilgilen" falan desem de ne yazık ki kendi kendimi kafalayamamakta ve kandıramamaktayım. Sonuç; canım ne zaman ne isterse onu okur, onu seyrederim ve onu takip ederim şekerim bu kadar basit. Lakin anne tam bir televizyon-kolik olunca ucundan kenarından birçok şeyi seyretmek zorunda kalıyorum. Hadi canım ordan ne zorundalığı diye düşünmeyin valla hatun kişinin insanın kanına nasıl işlediğini bilmezsiniz siz. Ya da bilirsiniz nihayetinde hepinizin bir anası var ve hepimiz biliyoruz ki gerek canımla cicimle gerek cebren ve hileyle her istediklerini yaptırırlar. Örneğin normalde ben işlerimi gün içerisine yaya yaya (yaparım demek isterdim) yapmam. işlerimin hepsini işe gitmeden önceki yarım saate sığdırmaya çalışırım keza o yarım saat yapmadığım kahvaltıdan bana kalan zamandır ve çok kıymetlidir. Bu kadar kısa zamanda neler yaptığımı bir görseniz şaşarsınız. çamaşırlar toplanır katlanır yenisi asılır savaş alanı tadındaki mutfak cillop gibi olur gerekirse ev süpürge açılıp süpürülür düşünün yani ne kıymetli bir zaman dilimi.Yuh artık bana dimi madem yarım saatte bu kadarını yapabiliyorsun ne sabah sabah işe gitmeden önce kendini kasıyorsun ve tüm enerjiyi sabah 7:30 sularında bitiriyorsun sonrada koşa koşa işe yetişiyorsun. Niye çünkü ben tipik bir türküm şekerim. Budur benim olayım yumurta ve kapı ne yapabilirim yani genlerime ve milli kimliğime karşı mı geleyim. Bak dağıttım yine konuyu en son annemin beni nasıl manupule ettiğinden bahsediyordum. Sabah uyandığında terliklerini ayağına taktırdığında beynin seni otomatikman tuvalete götürür ya benimkiler beni daha ben gözlerimi bile açmadan doğruca anamın evine götürüyor. Neden çünkü bu anne, ana, anneciğim gülüm balım diye bahsettiğimiz bu organizmalar bizi çok iyi tanıdıkları için en iyi tuzakları onlar kurarlar bize. Benim sabah ki tuzağım şu sıcacık bir oda tepsiyle önüne gelen kahvaltı ve tam karşında televizyon. Her sabah doğruca kucağımda kahvaltımla seyrettiğim "yalancı yarim" dizisine doğru sürükleniyorum. Böyle sallana sallana kahvaltı yaparken beyin rölantide diziyi seyrederken zor yetişiyorum derse. Öğrenci olsam aynen bu modda olurdum her halde işte yıllar geçse de modun değişmemesine neden olan şey nedir? ANNE. İşte ben de kahvaltıydı, çay molasıydı, kahve arasıydı derken annemle beraber ne sabah haberleri ne diziler ne izdivaç programları ne de ana haber bültenlerini kaçırır oldum. Bir de ikimizde de yüksek doz duygusallık var kedi görürüz "ayyyyy...", bebek görürüz "canımmmmm...", leziz bir şey görürüz "yerim seniiiiii...", çiftetelli çalar "aman yandannnnn..." Buraya kadar bir şey yok ama takdir edebileceğiniz haberler canım cicim bir aydınlatma şekline sahip değil veyahut Türk dizileri maşallah ne kadar dram varsa hepsi bir arada. Allah'ım bizim canımız çıkıyor bunları seyrederken ağlamaktan. Bazen "nereye kadar bu kadar acı ızdırap" diyerek ben kendimi kurtarıyorum evime çekiliyorum. Ama etkilerini silmek bu kadar kolay olmuyor.
geçen gün yine annemle sabah haberlerini seyrederken kadının biri eski eşi tarafından bıçaklanırken mobese kameralarına takılmış görüntülere denk geldik. Tek kelimeyle kanımız dondu. Adam kafenin sokağa açılan kısmında karısını bir güzel bıçaklarken etraftaki insanlar kılını bile kıpırdatmıyorlardı. Niye müdahale etsinler ki adam vakti zamanında sahiplendiği bir malın üzerinde ufak tefek hava delikleri açıyordu ve bundan doğal ne olabilirdi değil mi. Daha da güzelinden bahsedeyim. Polis adamı yakaladığında habercilerden biri hali hazırdaki sorusunu bir çırpıda soruyor "eski eşinizi neden öldürdünüz?" o da bir çırpıda hem halkın önünde hem de kanunların nezdinde kendini temizleyiveriyor "namus davası" Bitti. Finito. End. Bu kadar. Adam hem çıkış biletini aldı bu iki kelimeyle hem de bir anda kamuoyunda erkek adam olarak aklanıverdi. Bu mudur ülkemdeki kadına bakış açısı. Bu mudur medeni adı verilen kanunumuzun medeniliği. Eğer bununla yırtabiliyorsa bu adam her türlü cezadan kabul edelim o zaman ne kanunumuz medeni ne de biz. 11 yaşındaki kızlar hamile olarak dini nikahlı eşi tarafından kolaylıkla hastaneden ben onun eşiyim diyerek çıkartılabiliyorsa ve kimse sormuyorsa " ne, nasıl, belge...?" 13 yaşında bir çocuğa sayısız defa bir çok kişi tarafından tecavüz edilebiliyorsa, ve onu koruması gereken hakim amcas da "kendi rızası varmış canım kanunen bir suç yok ortada" diyebiliyorsa. Her gün birileri kızlarını ahırdaki ineklerini satar gibi birilerine "sen kimsin nesin necisin" diye sormadan satabiliyorsa.Kadına şiddete bir dur denilemiyorsa. Ve kadınlarımız hala "kadın dediğin evde şöyle yatakta böyle mutfakta şöyle olur" demeçleriyle dibine kadar her türlü sömürülüyorsa. Daha da kötüsü etrafında gördüğün eğitimli aklı başında diye düşündüğün hemcinslerin dahi olayı olduğu gibi kabullenmişse. Biraz sesi çıkanın başı ezilmişse. Benim de haklarım var dediğinde önce haddin bildirilmişse. Her gün ana haber bülteninde sevgilisi, aşığı, kocası, babası, kardeşi tarafından öldürülen, varlığıyla şereflendiremediği ortamları ölümüyle temizleyen kadınlar varsa. Ülkemin doğusuyla batısı arasındaki zaman farkı sadece 76 dakika değil arada en az bir yüzyıl oynuyorsa. Bu durumda suçlu kim durup bir düşünelim. Cevabı veriyorum suçluuuuuuu annem. Evet her şey onun yüzünden. Onun yüzünden haberleri seyrediyorum. Halbuki ben üç maymunu oynarken işime gidip gelirken modern eğitimli çalışan kadınım diye ortalarda dolanırken çok mutluyum ve de huzurluyum. Evet evet suçlu kesin annem nihayetinde kadın değil mi suçlu başka kim olabilirdi ki?
not: bir sabah uyandığımda her şey bambaşka olsa. Dünyadaki tüm kadınlar mutlu olsa. tek problemleri " o baha paktu ben oa paktum pakuştuk" olsa. ya da ayyyy benim neden tek taşım yok, ya da yaptığım kek kabarmadı, ya da ayy oğlum ne yaptın her tarafı batırmışsın, ya da kızım o kulakları azıcık çıkar da gel bana yardım et, ya da ay sanki 600gr fazlalığım var, ya da offf ya ilk randevuya kocaman bir sivilceyle mi gidilir, ya da ühü ben eskisi gibi sevmiyon artık gibi dertleri olsa. hayat bayram olsa
geçen gün yine annemle sabah haberlerini seyrederken kadının biri eski eşi tarafından bıçaklanırken mobese kameralarına takılmış görüntülere denk geldik. Tek kelimeyle kanımız dondu. Adam kafenin sokağa açılan kısmında karısını bir güzel bıçaklarken etraftaki insanlar kılını bile kıpırdatmıyorlardı. Niye müdahale etsinler ki adam vakti zamanında sahiplendiği bir malın üzerinde ufak tefek hava delikleri açıyordu ve bundan doğal ne olabilirdi değil mi. Daha da güzelinden bahsedeyim. Polis adamı yakaladığında habercilerden biri hali hazırdaki sorusunu bir çırpıda soruyor "eski eşinizi neden öldürdünüz?" o da bir çırpıda hem halkın önünde hem de kanunların nezdinde kendini temizleyiveriyor "namus davası" Bitti. Finito. End. Bu kadar. Adam hem çıkış biletini aldı bu iki kelimeyle hem de bir anda kamuoyunda erkek adam olarak aklanıverdi. Bu mudur ülkemdeki kadına bakış açısı. Bu mudur medeni adı verilen kanunumuzun medeniliği. Eğer bununla yırtabiliyorsa bu adam her türlü cezadan kabul edelim o zaman ne kanunumuz medeni ne de biz. 11 yaşındaki kızlar hamile olarak dini nikahlı eşi tarafından kolaylıkla hastaneden ben onun eşiyim diyerek çıkartılabiliyorsa ve kimse sormuyorsa " ne, nasıl, belge...?" 13 yaşında bir çocuğa sayısız defa bir çok kişi tarafından tecavüz edilebiliyorsa, ve onu koruması gereken hakim amcas da "kendi rızası varmış canım kanunen bir suç yok ortada" diyebiliyorsa. Her gün birileri kızlarını ahırdaki ineklerini satar gibi birilerine "sen kimsin nesin necisin" diye sormadan satabiliyorsa.Kadına şiddete bir dur denilemiyorsa. Ve kadınlarımız hala "kadın dediğin evde şöyle yatakta böyle mutfakta şöyle olur" demeçleriyle dibine kadar her türlü sömürülüyorsa. Daha da kötüsü etrafında gördüğün eğitimli aklı başında diye düşündüğün hemcinslerin dahi olayı olduğu gibi kabullenmişse. Biraz sesi çıkanın başı ezilmişse. Benim de haklarım var dediğinde önce haddin bildirilmişse. Her gün ana haber bülteninde sevgilisi, aşığı, kocası, babası, kardeşi tarafından öldürülen, varlığıyla şereflendiremediği ortamları ölümüyle temizleyen kadınlar varsa. Ülkemin doğusuyla batısı arasındaki zaman farkı sadece 76 dakika değil arada en az bir yüzyıl oynuyorsa. Bu durumda suçlu kim durup bir düşünelim. Cevabı veriyorum suçluuuuuuu annem. Evet her şey onun yüzünden. Onun yüzünden haberleri seyrediyorum. Halbuki ben üç maymunu oynarken işime gidip gelirken modern eğitimli çalışan kadınım diye ortalarda dolanırken çok mutluyum ve de huzurluyum. Evet evet suçlu kesin annem nihayetinde kadın değil mi suçlu başka kim olabilirdi ki?
not: bir sabah uyandığımda her şey bambaşka olsa. Dünyadaki tüm kadınlar mutlu olsa. tek problemleri " o baha paktu ben oa paktum pakuştuk" olsa. ya da ayyyy benim neden tek taşım yok, ya da yaptığım kek kabarmadı, ya da ayy oğlum ne yaptın her tarafı batırmışsın, ya da kızım o kulakları azıcık çıkar da gel bana yardım et, ya da ay sanki 600gr fazlalığım var, ya da offf ya ilk randevuya kocaman bir sivilceyle mi gidilir, ya da ühü ben eskisi gibi sevmiyon artık gibi dertleri olsa. hayat bayram olsa
Kaydol:
Yorumlar (Atom)