18 Mart 2012 Pazar

Acılar Şimdi Gözümde Canlandılar

      Çocukluğumda hatırladığım kadarıyla ve de anlatılanlara bakarak bir hayli cesur bir kız çocuğu olduğumu söyleyebilirim. Çocukken hepimiz cesur değil miyizdir zaten? Mutlaka herşeyde olduğu gibi bu konuda da istisnalar vardır elbette. Ama genel itibariyle her bir çocuk ne yazık ki ana babasının dudağını uçuklatacak derecede cesurluktaki hareketlerde bulunmuştur. Otuzlu yaşlara ulaştığımda ise bir baktım ki o cesur çocuk gitmiş yerine acı konusunda takıntılı ve hatta saplantılı korkak bir yetişkin gelmiş. Acı çekmekten deli gibi korkuyorum. Diyeceksiniz ki niye işte öyle. Deyip geçmeyeceğim. Valla naçizane kendimce birkaç fikrim var: Çocuklar korkmaz çünkü korkunun ne olduğunu bilmezler. Çocukken insan acı, hastalık, keder, elem nedir bilmezler. Ne yazık ki bu kavramları zamanla öğrenirler kaçış yoktur. Her bahar başlangıcında yediği penisilinler, geçirdiği abuk sabuk cerrahi operasyonlar ya da geçirdiği trafik kazaları ile anlar ki "aman allahım -acı- diye birşey var." Ve evet -acıtıyor-
      Acıyla tanıştığın an korku da bonusu olarak yanı başında gelir. Örneğin ben iki kez burun ameliyatı geçirdim. Süreç içerisinde çektiğim acılar cabası bir de nur topu gibi bir fobim var - burnuma top gelmesi- Bazılarınız bu korkuyu saçma bulabilirsiniz lakin unutmayınız benim günümün yarısı çocuklarla geçiyor ve onlarla birlikteyken topun nereden geleceğini kestirmek çok zor. Diğer bir takıntım ise -arabayla kaza yapmak- Bazılarınız aklınızdan "bu normal bir korku" diye geçirebilirsiniz. Tabii ki kaza yapmak korkutucu bir deneyim benim korkum esaslı bir çapmadan daha ziyade bir çarpma anında yüzümde patlayacak olan hava yastığıdır. Öyle bir durumda hiçbir yeri orjinal olmayan bir burna ne olabileceğini hayal ederek kendi kabusumu tekrar tekrar yaşıyorum. Diğer diğer bir takıntım ise bulantılar kusmalar. İşte bu takıntım da yine hastalıklı geçirilen bir çocukluğun ağzımdan burnumdan gelme şeklidir. Dün akşam midem bulanırken şunu farkettim bilinçaltım bütün zihinsel ve bedensel enerjimi bir araya toplayıp kendi kendimi "midem bulanmıyor" şeklinde ikna etmeye çalışıyor.Meğer zavallı beynim bütün gece bir yandan televizyon izlemeye çalışırken bir yandan da tüm enerjisiyle midemi ikna etmeyi deniyormuş. Gerçekten zavallı beynim ve benliğim bu tür anılarla ilintili ve de iniltili.
       Bedensel hassaslığım ya da zayıflığım da denebilir aynı şekilde ruhumda da zuhur etmiş bulunacak ki sadece fizikel açıdan değil insanın içinde uhde bırakabilecek her türlü acıdan bir o kadar korkarım. İşin kötü tarafı hastalıktı sağlıktı bedensel acılar bireyseldir ya ruhani olanlar olanlar için bir kısıtlama yok. Bütün zayıflıklarıma rağmen çok güçlü bir yanım vardır. Empati kurma yeteneğim. İşte bu bana tüm insanlığın acılarını çektiren  nadide özelliğimdir. İnsanın alacası içinde saklı derler ya bazen bir an gelir ve insanoğlu onu dışarıya döker işte ben alacanın içinde karman çorman karışırım, acı benimmiş gibi yeniden günlerce içimde yaşarım. Bir yakınımın derdini dinlemem, bir kitap ya da bir yazı okumam, bir film seyretmem yeter bana insanoğlunun acısına yoldaşlık etmem için. Ve her geçen gün dualarıma daha sıkı sarılırım "Allah daha büyük dert vermesin" diye. Madem konuyu ilahi boyuta da taşıdık o zaman bu konudaki düşüncelerimi de belirteyim bir çırpıda. İnancım şu ki öbür dünya gibi bir kavrama ihtiyacı yok insanoğlunun. İnsanoğlunun birbirine ettiklerinin yanı sıra cehennemin lafı mı olur aramızda. Mevlam kullarını sadece ateşle sınamış. Ya biz insanlığımızı neyle sınıyoruz bir baksak ya. Bir insanın bir insana yaptığı onca eziyet, işkence, vahşet, soykırımlar ve yeni nesil her türlü psikolojik silahın yanında kutsal kitaplarda geçen cehennem bile masum kalıyor ne yazık ki. Yaradan ne düşünüyor bu konuda acaba? diye kendi kendime sormadan da edemeyip bugünkü yazıma pat diye son veriyorum...
   
        Ana düşünce:Aşağıdaki sözlere kulak verelim ve de hepberaber yüksek sesle söyleyip dans edelim. Eh söyenenlerden de biraz kendimize pay çıkartsak fena olmaz

Hayat Bayram Olsa


Şu dünyadaki en mutlu kişi mutluluk verendir
Şu dünyadaki sevilen kişi sevmeyi bilendir
Şu dünyadaki en bilge kişi kendini bilendir
Şu dünyadaki en olgun kişi acıya gülendir
Bütün dünya buna inansa, bir inansa
Hayat bayram olsa
İnsanlar el ele tutuşsa, birlik olsa
Uzansak sonsuza
Şu dünyadaki en soylu kişi insafa gelendir
Şu dünyadaki en zengin kişi gönül fethedendir
Şu dünyadaki en üstün kişi insanı sevendir
Şu dünyadaki sevilen kişi sevmeyi bilendir
Bütün dünya buna inansa, bir inansa
Hayat bayram olsa
İnsanlar el ele tutuşsa, birlik olsa
Uzansak sonsuza
Lay lay lay lay la la la...

12 Mart 2012 Pazartesi

Acaba nedir nedir nedir?

           Bu ara bir haller oldu bana allah seni inandırsın beynimin içi bomboş bir karmaşayla dolu. Aklımın ucuna sıkışmış mı desem saklanmış mı desem bir düşünce tarafından zaptedilmiş durumdayım. Nasıl desem -filmlerde gördüğümüz kadarıyla tarif etmeyi deneyeyim- bembeyaz bir ışık patlatmışlar da işte ben o beyazlık nedeniyle hiç birşeyi göremez olmuşum kör olmuşum gibi. Halbuki ilkçağlardan beri ışık eşittir medeniyet ışık eşittir iyilik ışık eşittir bilgi ışık eşittir her anlamda aydınlanma işte bendeki ışığın ne aydınlanmayla ne de iyilik, huzurla alakası var. Birşey gözümün tam önünde duruyormuş da onu göremiyormuşum gibi bir hissiyat. Bu hissiyadi süreç biraz daha devam ederse zavallı beynimdeki varolan tek tük bilgi parçaçıkları da yanıp kül olacakmış gibi bir hissiyat da var içimde. İnsanın derdini anlatabilmek için elinde elle tutulur bir şey olmayınca yapabileceği tek şey. "İçime öyle doğuyor, hissediyorum, biliyorum ama..." tarzında açıklamalar oluyor. Birisi dönüp "naber peynir nasıl gidiyor hayat?" diye sorsa bu sorunun bile cevabını veremeyecekmişim gibi bir korku da düştü beraberinde içime yakında bu parlak ışık bedenimi de aşıp dışarı fışkıracakmış gibi. Keza bu tanımlama kulağa sanki içimdeki tüm bilgi dışarı bir şelale bir sel ya da bir patlama şeklinde insanoğluna sırayet edecekmiş gibi gelsede. Ne yazık ki dışarı fışkıracak bir bilgi ne bileyim bir hafıza birikimi yok. Benim hafızam da öyle aman aman dolu bir paket değil ki. Benim hafızam megabaytlarla ölçülebilir depolanabilir öyle anlatayayım sana. İçinde sadece bakkal defteri tadında alacak verecek davaları var. Eğer kafamdaki hesaplaşma benim tarafımdan sağlandıysa listeye bir çizik atılır süreç içerisinde o bile kaybolur gider. Bu tarz şeylerin dışında benim için herşey gelip geçici. Yani lafın kısası sevgili okurum beni can evimden vur seni sonsuza kadar başımda taşıyayım. Bendeki sistem bu, resetlemeyi çok denedik ama bu sistem kumanda odasına direkt bağlı silinemiyor.
                   Ne diyordum bu ışık enginlere sığmam taşarm edasıyla beynimin bendlerini aşmaya başladı ne yazık ki. Aynaya baktığımda gördüğüm tek şey içeriden gelen keskin ışıkla saydamlaşan tenim. (Ya kardeşim atma zaten peynirsin ne saydamlığından bahsediyorsun diyenleriniz olabilir aranızda ayıp eder. Demem o ki artık beyazın da ötesine geçtim saydamım diyorum yahu.) Işık burda da ters tepki yaratıyor insan ışıkla parıl parıl parlayacağını düşünür ya hayır işte öyle olmuyor daha çok soluklaşıyorsun kendi içinde bir kontrast yaratıyor bu durum diğer durumlarda olduğu gibi.
                 Uzun lafın kısası bu aralar beynim hep yoğun hep yorgun sıkıntı desen sıkıntı değil dert desen dert değil kafaya takılan bir plan proje desen değil boşa koydum dolmadı doluya koydum dolmadı değil yeni atılımlar yapacak bir dimağ değil.
                  Bendeki nedir nedir nedir?
                  Aslında bugün sizinle nedir bu kore ve ispanyol yönetmenlerin derdi konulu bir yazı paylaşmak istiyordum lakin kısmet değilmiş. Bugün içimi dökesim varmış. O zaman kalın sağlıcakla.