Yaşlanıyorum galiba. Nerden anladın diyeceksiniz. Hemen Sezen Aksu'dan bir dizeyle cevabını vereyim. "Olur olmaz yere ıslanıyor kirpiklerim artık herşeye, annemi daha sık anımsıyorum hatta anlıyorum" diyeyim ve siz anlayın. Ama yaşlandığımı en çok çocukluğumu hatırlatan en ufak bir işarette içimde hissettiğim mutlulukla karışık o garip iç burukluğuyla fark ediyorum. Her sabah erkenden uyanıp işe gitmek ölümdür ya insan için, işte ben sıcak yatağımdan serinliğe gözlerimi kırpıştıran güneşe karşı her uyandığımda durakta beklerken çocukluğumla buluştuğum için mutlu oluyorum. Bana çocukluğumun bayramlarını hatırlatıyor. Sabahın köründe dedem bayram namazından gelmeden önce zorla yataktan kaldırılışımıza, yazın ortasında Edirne'nin soğuk sabahında kuyudan çekilen buz gibi suyla ellerimi ve yüzümü yıkadığım zamana götürüyor beni. Sundurma kelimesini bilmeyen ve o sundurmada saksıların arasında yapılan evlerin içinde oğul otu ya da fesleğenlerin, karanfillerin, begonyaların kokularının arasında oyunlar oynamayan çocuklar için üzülüyorum. Halbuki sundurma tel örgülerine rağmen geleni gideni gördüğün, yazın tüm curcunanın tam ortasında koptuğu, evlerin kalbidir ve bir çocuk sundurmada oynamadıysa nerde oynayabilir ki? Ne zaman kapıları pencereleri maviye boyalı bir ev görsem, ne zaman günebakanlarla dolu bir resim ya da bahçe görsem, ne zaman gülüm kadam kelimeleri arasında şen şakrak bir muhabbet duysam, ne zaman bir karpuzu keserken bıçağı vurduğunda çatırdayarak ikiye ayrılan bir kırmızı görsem, ne zaman tezek kokusu duysam, bir buzağın sürmeli gözlerine baksam, ne zaman bayram sabahına elleri kınalı uyanan bir çocuk görsem, ne zaman bir dut ağacı yanında da kocaman tüylü tırtıllar görsem, ne zaman büyük yağ tenekelerine ekili sardunyalar görsem, ne zaman üstü kızarmış fırından yeni çıkmış "henüz buğdayı tarlasına gidip gelmeden" kesildiğinden içi hala pişmemiş bir ekmek görsem, ne zaman püskevit arasında sıkıştırılmış afiyetle yenmeyi bekleyen lokumları görsem, ne zaman güzineden yeni çıkmış mis gibi karabiber kokan kapamayı görsem, ne zaman koskadan alınmış taş gibi dişini her an üzerinde bırakacakmışsın gibi sert helvalardan yesem, ne zaman susamlı bayram şekerlerinden görsem, ne zaman ah ne zaman bu tür ufak işaretlerden birini görsem içimde hızla yanıp sönen bir ışık çakıyor akabinde aynı ışık gözlerimde yanıyor ki keza o zaman ağlamak üzere olduğumu anlıyorum.
İşe giderken her günkü güzergahımda bir ev var ilk gençliğimde dahi eski görünen bir ev. İşte o ev benim yuvam ha yıkıldı ha yıkılacak gibi duran bu evin sundurması yok ama kapılar mavi boyalı ve evin kapısından çatıkatına doğru uzanan inanılmaz güzel bir çiçek var evin her tarafına sarılmış ve evin her tarafını capcanlı bir kırmızıyla yeşile boyamış bir çiçek. Ben o eve her baktığımda "acaba hiç bir şeyi değiştirmeden bu evin içinde yaşanabilir mi?" şeklinde planlar yaparken kendimi buluyorum kendi evimden daha çok benim evimmiş gibi geliyor. Onu istiyorum orda yaşamam ve ömrümü orda geçirmem gerekiyormuş gibi bir duygu oluşuyor içimde ve aynı zamanda beynimde.
işte bu da yaşlandığımın son kanıtı gibi geliyor bana çünkü ben o evde o çiçekle kök salmak istiyorum bu hayata. Geniş cam pervazlarının içinde oturup kendi menekşelerimin morluğunun beyaza yansıdığı kara bürünmüş bir bahçeyi bir elimde kitabım diğer elimde çay bardağımla seyrelerken hayal ediyorum kendimi. Ve henüz çok erken olsa da kendi yaşlılığımı ilan ediyorum. Çünkü çok uzakta kalan o günleri özlüyorum.
"sundurma" kelimesi beni Ege'deki çocukluk günlerime götürdü. Sıcacık bir yazı, okurken içinde dolaştığımı duyumsadım. Çok sevdim...
YanıtlaSilbu şekilde hissetmenize çok sevindim :)))
YanıtlaSil