18 Ocak 2012 Çarşamba

her yerde kar var

                 Bu güzel karlı kış günlerinden herkese merhabaaaaaa. Evet bolca "her yerde kar var kalbim senin bu gece...." namelerini duyduğumuz ve hatta duymakla da kalmayıp şarkıyı taaaa içimizde hissettiğimiz bir döneme girmiş bulunmaktayız.(İstanbul ve çevresinde "Dönem" diye adlettiğim şey topu topu iki bilemediğin üç günlük bir süreç ama olsun sen bu kısacık zaman diliminin hissettirdiği duyguya bakacaksın) Tabi benim içimdeki bu deli bozuk coşkunun diğer bir nedeni de günlerdir yolunu gözlediğim o canım iki haftalık tatilin çattanadak kapıma dayanması da olabilir.
                   Karın yağmasıyla beraber elimizde birbirinden güzel, içinden mutluluğun ve sınırsız enerjinin aktığı, tüm anılarımızı kristalleşen su damlaları tadında sonsuzluğa donduran resimlerimiz var. Çeşit çeşit envai boyutta.Çocukluğumuzda sosyal paylaşım sitelerimiz, dijital fotoğraf makinelerimiz, fotoğraf makineli cep telefonumuz ( aslında cep telefonumuz ve hatta ev telefonumuz dahi) yoktu. Bu nedenle kar manzaralarını olsa olsa takvim yapraklarında ya da kartpostallarda görebilirdik. Hele hele yılbaşı öncesi o canım üzeri simli kar manzaralı kartpostalları düşündüğümde şu anda bile karnımda kelebekler yüzümde gülümseme oluşuyor. Bir de kar deyince aklıma haber programlarında fonda buz rengi denizle ve yağan karla beraber balık ağlarını çeken balıkçı manzaraları geliyor. Sanki bütün sene balıkçılar hasılat için o anı bekliyorlarmış da işte tam o "anı" belgelemek için kameralar oradaymış gibi bir manzara. Takvim yapraklarını ve kartpostalların karla ilgili bölümde dosyalanmasını anlıyorum da balıkçı amcalar ne alaka bilmiyorum.Bilmiyorum belki genetik kodlamamdaki araya sıkışmış bir gizemdir. Gizem diyorum çünkü sülalemde tek bir tane balıkçı yok. Çocukluk anılarımda "balığa gitmek" tarzı yan yana gelen kelime grupları yok. Ömrüm boyunca hiç bir dönemde balıkla aram hoş olmadığı için belleğimdeki bu kareye giden yol gastral bir seyehat de olamaz. Çünkü balık yemeyi hiçbir zaman sevmedim sevemedim ben. Halbuki ne kadar çok isterdim şu rakı balık muhabbetlerinin baş kahramanı ben olaydım; balıktan, yanındaki rakıdan bahsederken bile ağzım sulanaydı. Lakin ne balık ne rakı hiç bir zaman benim soframda yer bulamadı. Veyahut yılların eskitemediği turist geyiği olan  "İstanbul çok güzel, rakı şiş kebap çok güzel, yine gelecek ben" cümlelerindeki hazzı bir kerecik ben de duyaydım. Lakin ne beyaz et ne kırmızı et benim soframda yer bulamadı.
                        Evet ben bir vejeteryanım demeyi isterdim ama o kadar değil. Sadece yemeyi sevmiyorum yemeye karşı değilim. Ama bunu da kültürel bir tepki olarak düşünüyorum. Çünkü bizim kültürde yok öyle vejeteryan filan olmak olsan olsan entel dantel olursun ne bileyim şımarık olursun ya da ağzının tadını bilmeyen bir avanak olursun ama benim ülkemde vejeteryan olamazsın. Şunu da belirtmeliyim ki bizim hem milli hem de dini gelenek göreneklerimizde hayvanlar alemi direkt bizim emrimize sunulduğu ve alemin kralı da biz olduğumuz için bu tür kavramlar canım ülkemde çok zor yer bulur veya uygulanabilirliği de çok zordur. Bir Avrupalının veya bir Amerikalının olaya yaklaştığı gibi yaklaşamayız biz. Biz farklı dünyaların insanlarıyız. Hadi vejeteryan olduk diyelim ama vegan zor çıkar bu topraklardan çünkü  seni sen yapan kültürde hayvana bakış açısı belli.
                        İlk görev yerim Malatya'ydı. O yaşa kadar hiç bir şekilde mutfakla bir ilişkim olmamış demek ki. Yemek yapmayı bilmiyorum. Ve açım yemek yemem lazım. En sonunda güzel bir restoran buldum, içeri geçip oturdum. Garson geldiğinde neler var diye sordum. Amcam bana çeşit çeşit et yemekleri kelle paçalar sakatatlar vs saydı. Ben bir yandan içimdeki öğürtüyü bastırmaya çalışırken bir yandan da sebze yemeği olarak ne var diye sormayı başarabildim. Garson da bir yandan bana küçümseyen bir bakış fırlatırken bir yandan da " sebzeli kebabın etlerini sıyıraraktan bana sunabileceği sebze yemeğini anlatıyordu. Nasıl dehşete düştüğümü hala çok iyi hatırlıyorum.Lakin  iki senenin sonunda bir hayli kıvama geldim. İçli köfteler lavaş arası tavuklar şiş kebaplar yemeye başlamıştım. Her ne kadar etle olan ilişkim kelle paça veya işkembe çorbası ne bileyim kokoreç boyutuna taşınmasa da bir hayli ilerlemişti. Ne yazık ki aynı tadı bir daha  hiç bir yerde bulamadım.
                      İşte efendim kültürdür damak tadıdır her türlü canlıya olan saygımızdandır derken ortaya karışık kendimce bir vegetabalizm oluşturdum. Yaşasın sebzeler. Yaşasın kırk yılın başı çok iyi pişmiş her türlü kokudan arınmış et ve türevleri. Bu arada ben bir vegan olsaydım çok feci takardım bu sütaş reklamına. Ne o hayvanın etinden sütünden yararlandığın yetmedi bir de sevimliliğini kullanıp kendine yer mi yapıyorsun. O güzel buzağı görüp de etkilenmeyen insan çok azdır. Hele hele çocuk gözüyle bakınca ve onların reklamı nasıl algılayıp nasıl bir yanılsamaya düştüklerini düşününce daha da sinirleniyorum bu reklama.O kadar ustaca çekilmiş bir reklam ki ( kandırmaca ki) sevimliliği ile seni büyüleyen bir buzak insanların yaptığı işleri denetliyor serbest serbest dolaşıp en son kalp şeklini almış yeşil otlağına/ yuvasına geri dönüyor. Çok sinir oldum ben bu reklama gidip o buzağı ve ailesini ve hatta kabilesini kurtarmak istedim.
                     Bu reklama en iyi cevabı benim yerime verebilmesi için sizinle bu videoyu paylaşmak istiyorum. Lütfen çevremizdeki tüm canlılara karşı duyarlı olalım, sevelim sevilelim sevgi pıtırcıklarım....  
 

2 yorum:

  1. O değil de şimdi Kervan dan birer sac tava olacaktı yada neydi şu derme nin oradaki kebapçı? :D

    YanıtlaSil
  2. yorumunu şimdi gördüm körolma emi :)

    YanıtlaSil