6 Temmuz 2010 Salı

okuyoruM okumuyorsun okumuyor (1)

"Bu ülkedeki okuma oranı nedir?" şeklinde bir rapor hazırlansa siz bu raporun gerçekliğine ne kadar inanırsınız? Ben olsam verilecek istatiksel oranın en az yüzde ellisini çıkartarak doğru sonuca üç aşağı beş yukarı ulaşmaya çalışırdım ki keza elimde kalacak olan oran da bu üç ya da beş olacaktır. Birkaç yıl önce Ankara'da askeri bölge içerisinde Amerikan elçiliğine bağlı bir okula gitmiştim. Okulun fiziki yapısı ve olanaklarıyla ilgili bir şey söylememe gerek var mı bilmiyorum. Ama yine de söylemek istiyorum fen laboratuvarından başlayalım mesela birinci katın neredeyse yarısı bu laboratuvara ayrılmıştı bu laboratuvar da kendi içinde üçe ayrılmış birinci bölüm derslik sayılabilecek çocukluğumuzdan da hatırlayabileceğimiz deney yapılabilecek bölümlerin, akıllı tahtanın (canım ülkemin canım okullarında akıllı tahta kelimesinin henüz adının bile duyulmadığı yıllarda), her türlü deney tüpü vesairenin bulunduğu deney sırasında bir terslik çıkması ihtimaline karşı bir duşun bulunduğu yani sıradan denilebilecek bir labti. İkinci bölüm daha ziyade bilimkurgu filmlerdeki laboratuvar sahnelerini hatırlatan her türlü kimyasal element mi diyeyim yoksa madde mi (not:konu hakkında bilgi sahipleri bu konuda beni aydınlatsın lütfen telefon numaramı veriyorum o5... deyip gerçekten de verirmişim.) herneyse öyle raf raf etiketli tüpler ve kutularla doluydu keza korktuğum için ellemedim hiçbirşeyi. Üçüncü bölüm ise eğer birazcık köy kültürünüz varsa ne dediğimi anlarsınız biraz "işlik" tarzı bir yerdi. Şimdi "işlik" nedir bilmeyen arkadaşlar için açıklıyorum. İşlik: küçükken her köye gittiğimde içine girip büyük bir zevkle oynadığım, dağıttığım, mutlaka kendime zarar verdiğim ve annem tarafından içinde yakalandığımda "çabuk ordan çık şimdi deden gelecek" şeklinde azarlandığım bir yerdir. Tamam tamam kızmayın daha fazla açıklayıcı bilgi veriyorum içinde eskilerde demir dövmeden önce demiri ısıtmak için kullanılan kocaman bir körüğün,mengenelerin, her türlü alet ve hırdavatın bulunduğu bir yer. İşte üçüncü bölüm aynen böyle odaydı. burası ne işe yarıyor diye sorduğumda bana önümde duran at arabası tekerleğine elime almamı ve tekerleği kafamın üstünde tutmaya çalışmamı söyledi Normancığım ben bunu yaparken o da tekerleği çevirmeye başladı. ( tabii ki ben bunu başaramadım) O bana buna neden olana şeyin merkez kaç kuvveti olduğunu ve bu tekerleği çocuklara bunu örnekleyebilmek için kullandıklarını bilimsel olarak açıklarken ben o sırada benim kadar minik bir yaratığın o tekerleği kafasının üstünde tutma olasılığının hele hele birisi onu döndürmeye çalışırken zaten imkansız olduğu kanısına çoktan varıp kafamda fizik kurallarını reddetme bölümüne geçmiştim. Okulun türkçe sınıfının bir türk evi gibi döşeli ve türk kültürüne ait olan her nesnenin orada hali hazırda var olduğunu veya müzik odasının vay canına derditecek kadar güzel olduğunu anlatıp benim gibi gariban diğer meb öğretmenlerinin ( kaset dinletmek için yıllarca kaset çalar aradıktan sonra bulamadan cd çalar dönemine geçmiş meb öğretmenlerinin) ağzının sularını akıtma kısmını es geçmek istiyorum. Ve bu okulu gezerken en çok dikkatimi çeken şeye geldi sıra okulun tüm duvarlarında sanat, spor veya şov dünyasının en ünlü şahsiyetlerinin (aklımda kalan birkaç isim Cindy Crawford veya David Copperfiel gibi) elinde kitaplarıyla verdiği pozlar vardı. Şimdi gelelim asıl konuya Türkiye'de ki okuma oranı sorunumuza. okullarımızda yürütüle kampanyalar var "okuyan Türkiye" vs gibi ama bunların hiçbiri para etmiyor neden bilmiyorum çocuklara okuma saati başladı dediğimizde sanki onlara taş taşıtıyormuuz gibi bir yüz ifadesiyle yine mi modunda davradıklarında içimden geçenleri size tarif bile edemem. Sanırım içimde beni ezip geçen en kötü duygu da çaresizlik ve yeni nesile duyulan korku bunlar ne olacak bu ülke nereye gidiyor diye başlayan bir kahve diyaloğu önünüze yığmayacağım ama çaresizlik durumu insanı gerçekten yıpratıyor...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder